Feeds:
Posts
Comments

Archive for the ‘Türkçe’ Category

Anatolia_FC
Anatolia FC, Ingiltere’nin Leicester şehrinde (2007-2011 yılları arasında) kurdugumuz amatör futbol kulübüydü. Benim de kulüp profilim ve maç istatistiklerime ulaşmak için linklere tıklayın…

If I have to make a tackle then I have already made a mistake” (Eger beni rakibin ayagına kayarken görürseniz, bir önceki pozisyonda hata yapmışımdır) – Maldini

Spor yapmayı saglıksal ve manevi açıdan çok önemsiyorum. Epidemiyoloji alanında okudugum derleme (review) makalelere göre günlük yarım saatlik sporun bile obezite riskini büyük bir ölçüde azalttıgı rapor ediliyor. Saglam bir kafanın genellikle saglam bir vucutta bulundugunu da çok duyduk; ve görülebilir bir gerçek. Nazik yerinin üzerine oturmaya alışmış bir insanın hayatta başarılı olması çok zordur. Spor yapmayan insan nispeten daha çabuk yorulur, daha çabuk uykusu gelir ve daha çok uyumak zorunda kalır. Cok uyuyanın gününde bereket olmaz.

Ayrıca davranışlar bulaşıcıdır. Spor yapmayan anne-babanın çocuklarıda büyük ihtimalle spor yapmaz. Bir kısır-döngü başlar ve böyle devam eder gider…

Fakat benim konsantre olmak istedigim nokta – futbol örnegine odaklanarak – sporun benim üzerimde bıraktıgı (fiziki etkilerinden çok) kalıcı manevi etkileridir.

Ben çocukluk ve delikanlılık dönemlerim de çok top oynadım ve hemen hemen herzaman sahaya forvet olarak çıktım. Bugunden geçmişime dönup baktıgımda futbolu forvet olarak oynamanın benim daha sabırlı olmama, ruhen daha sakin davranmama (e.g. nispeten daha az fevri davranmama, daha yavas sinirlenmeme, sinirlenince daha çabuk sakinleşmeme) ve hislerimin onune aklımı daha çok koymama vesile oldugunu soyleyebilirim. Nasıl oldugunu ise sozlere dökebildigim kadarıyla madde-madde aktaracagım…

(i) Oncelikle forvetin isi gol atmaktır. Insan asıl işini bilmeli ve öncelikle ona odaklanmalıdır. Yan-işlere ancak asıl işini yaptıktan sonra odaklanmalıdır…

(ii) Gol atabilmek için kendine güveninin tam olması lazım. Bizde herkes ‘golcü/forvet’ olabilecegine inandıgı için gozler hep senin uzerinde oluyor. Kendine güvenmeyen adamdan forvet olmaz!

(iii) Gol kaçırsan da, kötü oynasanda sogukkanlılıgını (ingilizlerin ‘composure’ dedigi) korumayı ögrenmen lazım. Bir forvet için sakin kalmak en önemli hasletlerden birisidir. Sakin kalarak, topa vurman gereken yerde vurmayı, arkadaşına pas atman gereken yerdede atmayı bilmen lazım. Ayrıca hangisini yapmanın ‘en dogru’ oldugu her zaman belirgin degildir. Zamanla, tecrube ve sogukkanlılıgı arttıkça insan daha dogru seçimler yapıyor.

(iv) 4-3 yenildigin bir maçta ‘hattrick’ de yapsan (i.e. takımının 3 golünü sen atmış dahi olsan) arkadaşların sana “ah o golü kacırmasaydın kazanırdık” diyebiliyor. Kendini savunabilirsin tabi, fakat takımdaki uhuvveti bozmamak adına bazen haklı da olsan susman gerektigini bilmelisin.

Yüzüne hakem görmeden dirsek atan bir defans oyuncusuna takımını 10 kişi bırakmamak için karşılık vermemeyi de bilmelisin. Bunu herkes başaramaz. “La havle…” deyip işine bakmayı bilmelisin!

(v) “Sonunu düşünen kahraman olamaz” tabiri futbolda golcüler içinde geçerlidir. Penaltının başına hocan seni koymuşsa “aman penaltıyı kaçırırsam ne olur?” diye düşünmemen lazım. O an sadece işine odaklanman gerekir. Topa konsantre olmayan kotü bir vuruş çıkarır ve büyük ihtimalle de kaçırır.  Aynı anda birden fazla fikirle kafasını kurcalayan insanlar, ‘asıl işe’ konsantre olamazlar.

(vi) Kaleciyle karşı karşıya kaldıgında yanındaki arkadaşına topu bırakmak istesende bazen arkadaşın senin kadar akıllı olamayabiliyor ve ofsayt’da bekleyebiliyor. Ofsayt olacagından dolayı ona pas atmaman gerekiyor. Yani o anda hem kaleciye, hem defansa, hem arkadaşına, hemde topa bakman gerekiyor ve en dogru/akıllı seçimi yapman bekleniyor.

Ayrıca kendin ofsayta kalmamak için koşularını iyi ayarlaman gerekiyor. Gözün hem defansta hem topu atacak arkadaşında olmalı. Koşu anını ona gore ayarlayıp hem defans oyuncularına gore daha onceden hızlanmış olmalısın, hemde pasın atıldıgı anda en sondaki defans oyuncusunun hızasında olmalısın. Kolay bir iş degil. Eger “koşuyu yapmadan bekleyeyim, pas atıldıktan sonra koşmaya başlarım” dersen sittin sene defansın arkasına atılan topa yetişemezsin (kaleci yada defans uzaklaştırır her defasında).

(vii) ‘Iyi’ bir forvet olmak beyin işi. Maçın çogunda top ayagına gelmiyor, fakat gelen 3-5 anda golü atman bekleniyor. Bunun içinde yetenegini dogru kullanmanın yanında, sabırlı ve hep konsantre olman, golu ‘koklaman’ ve defans oyuncularından daha uyanık/kurnaz olman gerekiyor.

(viii) Forvet oyuncusunun görevlerinden biriside, kendisi gol atamıyorsa arkadaşlarına alan açmaktır. Skorun yakın oldugu maçlarda takım baskı yediyse, rakip defans oyuncularının ileri çıkmasına izin vermemesi ve kendi defansının ileri diktigi topları kontrolu altına alıp topu göturebildigi kadar rakip sahaya taşıması gerekiyor. Kapalı defanslara karsı sırtı donuk oynamayı (e.g. topu kaptırmadan koşu yapan arkadasına iletmeyi) ve gerektiginde defansa hata yaptırarak faul kazanmayı becermesi gerekiyor.

(ix) Bazi maçlarda gol atamayacagını hissedersin (e.g. rakip çok kapalı oynuyordur, seni markaj altına almışlardır). O zaman kendin yerine “takım nasıl gol atar?”i düşünmen ve ona gore oyununu adapte etmen gerekir.

(x) Bazen hocanın verdigi kararları begenmeyebilirsin. Ona tabiki goruslerini soyleme hakkın vardır fakat karar mercisi o oldugu için takımın adına bazı şeyleri sineye çekmeyi ogrenmesini bilmeli insan.

(xi) Enerjini iyi kullanmayı bilmen lazım. Iyi niyetlede olsa ‘başı kesik tavuk’ gibi ordan oraya koşarsan, gol pozisyonu geldiginde yorgunluktan yeterli guçte bir vuruş yapamaz ve golu atamazsın.

(xii) Futbolda maalesef bazen yenilmekte vardır. Insanın nefsine hoş gelmesede (bana yenilgiler çok agır gelirdi) bunu kabullenmeyi ogrenmeli insan. Yenilgi tatmamış insan, hiç birşey yapmamış insandır.

Yenilgide, rakibinin dogru yaptıgı şeyleride analiz etmek onemlidir, kendi yaptıgın hataların yanında. Her maçtan gerekli dersleri almayı ogrenmeliyiz.

(xiii) Rehavet iyi takımların en buyuk düşmanıdır. Her maçta – rakip kim olursa olsun – organize olmayı, rakibe saygı duymayı ve elinden geleni yapmayı ögrenmeli insan.

(xiv) Ne kadarda hakemi aldatmak (ve haksız kazanç saglamak) nefse hoş geldiginden, ahlaklı oynamak her babayigin harcı degildir. Forvet olarak ceza sahası (ve çevresinde) gerekmedikçe kendini yere bırakmamak yada rakibinin sana ufak bir dokunuşundan sonra onun kart gormesi için sakatlık simulasyonları yapmak vicdanen, ahlaken ve dinen kabul edilir birşey degildir. Sporda dahi insan müslüman oldugunu (ve ahlaklı davranması gerektigini) unutmamalı. Hak etmeden kazanılan başarı, başarı degildir. Buna en çokta insanın vicdanı ve Allah şahitdir.

(xv) Futbol sahasında ne olursa olsun, (menfi şeyler dönmediyse) maç bitiminde rakibinin ve hakemin elini sıkmayı ögreniyor insan.

(xvi) Gol attıkları surece, takımın gozdesi çogu zaman forvetlerdir. Fakat bu hiçbir zaman insanı rehavete sokmamalı. Başarıya ulaşmak kadar, orada kalmakta onemlidir; ve çogu zaman daha zordur. Nice başarılı insan, en yüksege çıktıktan sonra kaybolmuştur. Averaj yetenekteki insanlar devamlı ve organize bir şekilde çalışarak, çok daha iyi kariyerlere sahip olmuştur bir çogundan.

(xvii) Insan herseyi kendi başına yapamayacagını çok çabuk anlıyor futbolda. Buda insanın haddini bilmesi açısından bir ders olabiliyor…

(xviii) Futbol bir takım oyunudur, bu yüzden takımın içinde bir ‘parça’ olmayı ögrenmelidir insan. Başarı ugruna, insanlarla beraber çalışmak zorundasınız.

(xix) Futbol fedakarlıgı da ogretir. Her oyuncu elinden geleni yapıp yapmadıgını (vicdanında) çok iyi bilir. Dışardakiler bilmese bile… Belki terinin son damlasına kadar akıttıgını gör(e)meyebilir insanlar. Belki biraz daha az yetenekli arkadaşının hatalarını onlemek adına kendin hata yaparsında kimse senin hatanı örtmez. Bazen kornerde ön direge gidecegini bilirsin topun ama arkadaşında orada oldugu için o alana dogru koşu yapmazsın. Belki top ondan seker diye de yerini ona göre ayarlarsın… Yada defansif bir kornerde kısa boylu bir takım arkadaşına uzun bir rakip geldigini görürsun. Boyun yeterli uzunlukta olmasına ragmen, sorumluluktan kaçıp basit/kısa bir rakiple eşleşebilirsin. Fakat onunla rakip degiştirip sorumluluk almalı insan… Kendi işini zorlaştırma pahasına! Takım için!

Takımlarımızın ‘scout’ları sorumluluk sahibi futbolcuları da aramalı! Sırf teknik olarak yetenekli görünen topçuları degil!

(xx) Futbolcunun en önemli hasletlerinden biride tecrübe kazanma ve gençlere aktarma becerisidir. Genç futbolcular ne kadar yetenekli de olsalar, son dakikada 1-0 önde (veya geride) iken (ve benzeri “ufak bir hatanın dahi buyuk kayıp yada kazançlara sebep verebilecegi” durumlarda) nasıl davranacagını bilemeyebilir, sakin kalamayabilirler… Bu tarz durumlarda tecrübeli oyuncular yaptıkları ve soyledikleriyle takım arkadaşlarını rahatlatmalıdır

(xxi) Birçok maçı saha içinde degil, saha dışındaki ‘hazırsız’lıgımızdan dolayı kaybettigimizi; birçok golüde, yine saha dışı faktörlerden dolayı kaçırdıgını görüyorsun bir forvet olarak… Antrenman yapmanın (yani bir işe iyi hazırlanmanın) ne kadar önemli oldugunu ögretiyor futbol insana…

Bristol International Cup Final 2013 – Video’ya çekilmiş maçlarımızdan biri


Yukarıda yazdıklarımın hepsi kendisini kritik edebilen, maçtan sonra sadece yaptıgı ‘iyi’ şeyleri degil, hatalarını da analiz eden bireyler içindir. Ben top oynarken kendi (amatör) çapıma gore bu analizleri yapmaya çalışırdım.

Bence, çocuklarımız/gençlerimize kendi kabiliyetlerine gore bir spor bulmayı ‘yapılacaklar’ listesinde ilk sıralara koymalıyız. Futbolcu olsunlar diye degil, hayat dersleri alsınlar diye…

Yukarıda yazmadım fakat futbol vesilesiyle sayısız guzel insanla tanıştım. Ayrıca çevrem genişlediginden daha sosyal hale geldim ve insanlarla konuşma/anlaşma yetenegim gelişti. Bugun bir futbolcu degilim fakat (ins.) akademisyenlik/bilim adamlıgına dogru yürüdügüm bu ‘ömür’ denen yolda, futbol(ve diger sporlar)dan ögrendigim dersler çok işime yaradı, yaramaya da devam ediyor…

PS: Tabi ben sırf forvet olarak ögrendiklerimi yazdım. Mesela kaptanlık yapmışsa bir insan, her türden insanı bir araya toplamayı, onlara ornek olarak saygılarını kazanmayı ve takım içinde bir sinerji oluşturmayı ogrenmesi gerekir. Ornek olmak isteyen insan sorumluluk almalı, herkesten daha çok koşmalı/çabalamalı ve takım zor durumda kaldıgında imdadına yetişmeli. Bunların hepsini (iyi bir şekilde) yapmak fiziki güç ve yetenegin yanı sıra, çok yüksek derecede iradi ve akli güç gerektirir.

Ayrıca futbol sahasındaki diger pozisyonlardan da yukarıda bahsettigimin dışında alınabilecek dersler vardır. Mesela kaleciler yalnızdır, ufak hataları bile rakip adına golle sonuçlanabilir ve hataları göze daha çok batar. Onündeki defansı her zaman organize etmelidir.

Defans oyuncuları bir forvet kadar (kale önünde) yetenekli olmak zorunda degildir fakat aklını kullanmayı, diger defanstaki arkadaşlarıyla organize ve senkronize bir şekilde oynamasını bilmelidir; ve her daim konsantre olmalıdır. Oyunun tıkandıgı maçlarda ileriye çıkıp gol at(tır)abilmelidir.

Futboldan veya takım oyunlarından hoşlanmayanlar diger tek kişilik sporlara da göz atmalıdırlar.

PPS: Ben de az topçu degildim 🙂 Cok hızlıydım (14 yaşımda 100 metreyi 12 saniye’de koşmuşlugum var) ve iki ayagımla da iyi vuruşlar çıkarabiliyordum. Futbol zekam ve liderlik özelligimde vardı… Boyum-posum ve kondisyonum da yerinde(ydi) çok şükür. Fakat büyüme çagımdaki saglık sebeplerinden (ve desteksizlikten) dolayı kısmet olmadı… Babamın işleri ve egitiminden dolayı devamlı taşınmamız da önemli bir faktör oldu. 1997-98’de Gençlerbirligi altyapısında oynarken (10 yaşındayım), maçlar/antremanlarda herkesi geçer, kaleciyi de geçer sonra başka bir arkadaşıma bırakırdım – golü o atsın diye… Buna ragmen alt yapıdaki hoca kendi adamlarını (büyük ihtimal tanıdıklarının çocuklarını) oynatma adına beni oynatmıyordu; bizde çocuk oldugumuz için psikolojik olarak moralimiz bozuldu ve (kardeşimle) takımdan ayrıldık. 2000’de Ingiltere’ye taşındıktan sonra da Leicester’da Highfield Rangers adında bir takımda benden yaşça büyük (ve çok uzun olan) siyahi topçularla beraber oynadım ve takımımın forveti ve gol kralıydım.

Omür şöyle bin sene olsaydı, mutlaka ne yapar eder denerdim futbolcu olmayı; ama ömür (çok) kısa oldugundan, (işinde iyi olmak istiyorsan) sadece bir işe odanlanmak zorunda kalıyorsun. Bilimle ugraşmak hoşuma gidiyor, bu yüzden halimden memnunum çok şükür…

Universite’de de futbolu bırakmadım:

TLSL top goalscorers list (2007-08 season)
Top Goalscorer for Anatolia FC in The Leicester Sunday League Division 4 (2007/08 season)


UoB_Staff_FC
Dandy Regents 2-7 University of Bristol (UoB) Staff FC (my team) Match Report

Bristol_Chinese_FC
UoB Staff FC 6 – 2 Bristol Chinese FC (my team) – This time playing against my University’s team

Bristol_Post_Football_Nov_2012
Played a game for Lazz FC and got my goal – an amateur Turkish team in Bristol (UK)

Anatolia FC v Wigston Car Breakers
Anatolia FC v Wigston Car Breakers (29 Nov 2009) – Article in Leicester Mercury

Read Full Post »

Zamanında Hz. Öme­r(r.a.)’­le Hz. Ebubekir(r.a.) ara­sın­da bir tar­tış­ma ol­uyor, ve bilindigi kadarıyla da bu tartışmada Hz. Ebubekir az da olsa haksız olan tarafta. Fakat Hz. Ömer bu tar­tış­ma­dan piş­man­lık du­ya­rak Hz. Ebû Be­ki­r’­in evi­ne git­miş, onu ev­de bu­la­ma­yın­ca der­hal Efen­di­mi­z(s.a.v)’­in hu­zu­ru­na ge­lmiş.

Hz. Ebubekir’de orada… Tam Hz. Ömer sö­ze baş­la­ya­cak­tı ki Efen­di­mi­z’­in si­ma­sı­nın ren­gi degişiyor. Bu­nu fark eden Hz. Ebûbe­kir, Hz. Öme­r’­in azar­lan­ma­sın­dan en­di­şe ede­rek di­zleri üze­ri­ne çök­müş va­zi­yet­te bu iş­te ken­di­si­nin Hz. Öme­r’­den da­ha ile­ri git­ti­ği­ni söy­le­mi­­­­­ş. Fakat beklenenin aksine Efendimiz ora­da bu­lu­nan diger sahabi efendilerimize de hi­tap ede­rek, pey­gam­ber­lik­le gö­rev­len­di­ril­di­ği ilk gün­ler­de ki­mi da­vet et­tiy­se te­red­düt, şüp­he ve iti­raz ile kar­şı­lan­dı­ğı­nı, fakat te­red­düt et­mek­si­zin he­men ina­nan tek ki­şi­nin ise Hz. Ebube­kir ol­du­ğu­nu söy­lemiş. Ardın­dan da şöy­le bu­yur­du: “Şim­di as­hâ­bım! Siz bu aziz dos­tu­mu, ba­na bı­ra­kır­sı­nız de­ğil mi?”

Bu­hâ­rî, Fe­dâ­ilü As­hâ­bi­’n-Ne­bî, 5

Efendimiz(s.a.v) nasıl hayatın her alanında bize örnek olmalıysa, vefa konusunda da bize en güzel örnektir. Efendimiz kendisine en zor günlerinde (ozellikle ilk peygamberlik geldigi zamanlarda) sahip çıkmış olan Hz. Ebubekir’i hep en ön sırada tutmuş ve ona hep vefalı davranmıştır. Sonradan (çok sevdigi amcası ve ilk zamanlardaki en güçlü koruyucusu) Hz. Hamza, (“benden sonra peygamber gelseydi o olurdu” dedigi) Hz. Omer, (çok sevdigi damadı, aşere-i mübeşşere’den) Hz. Osman, (ilk müslümanlardan, çok sevdigi damadı) Hz. Ali, (“Allah’ın kılıcı” ünvanlı) Hz. Halid gibi insanlıgın zirvesi olan sahabeler huzur halkasına katılsada, o ilk dostunu hiçbir zaman unutmamıştı ve kendisini onlardan dahi üstün tutmuştu*.

Vefa konusunda zorlandıgım zamanlar çok oluyor. Uzun zamandır gormedigim/konuşmadıgım bir büyügümün bana karşı kötü düşünceler besledigi konusunda (dogru ya da yanlış farketmez! açıkca soylemedikçe böyle düşünmemeliydim – bana yakışan bu degil) vesveseye kapılıp, ona karşı içimdeki sevgi/saygının bir anda azaldıgını hissettim. Sosyal medyadan bir-iki paylaşımıda hoşuma gitmedi, içimden kötü şeyler geçirdim onun hakkında. Fakat biraz zaman geçtikten sonra benim için yaptıgı (ufakta olsa) bir iyilik/nazikligi gördüm bir foto albümümde – ve bu hatırayı aklıma getirerek vesveseyi uzaklaştırdım. O kişi hakkındaki kötü düşünceler aklımda oldukça, kalbimin de kirlendigini hisseder gibi oldum. Allah korusun, O(c.c.) korumazsa çok çabuk kayarız bu kaygan imtihan dunyasında.

Bunun için ben herkese bir ‘iyilik’ günlügü (benevolence diary) yazmayı tavsiye ediyorum. ‘Günlük’ derken dizilerde gördügümüz ergen kızların yazdıgı saçma-sapan ‘aşk’ günlükleri degil tabi. Gün-gün kısa notların oldugu bir günlük; ve bu günlükte arkadaşlarınızın, anne-babanızın, abi-abla-kardeşlerinizin, ögretmenlerinizin sizlere yaptıkları iyilikleri not edeceksiniz. Kendi yaptigınız iyilikleri degil**.

Boyle bir günlügün amacı da insanların bizlere yaptıgı iyilikleri hatırlamaktır. Maalesef insan olarak çok unutkanız. Hatta üstad Bediuzzaman gibi büyük alimler ‘insan’ kelimesinin kökünün ‘nisyan’dan geldigini söylerler, yani ‘unutmak’tan. Dolayısıyla unutmak dogamızda var. Hepimiz birşeyleri unutuyoruz. Ozelliklede bize yapılan iyilikleri… Buda bizi bazı insanlara karşı kötü düşünceler beslememize yol açabiliyor. “Benim uzerimde emegi olmayan bir insan nasıl oluyorda bana boyle davranabiliyor” diyebiliyoruz, oysa o kişi belkide bize zor günümüzde yardım etmiştirde biz unutmuşuzdur. Dolayısıyla da bizim ona karşı kötü hisler beslememiz vefasızlıktır!

Bu tarz bir senaryoya örnek olacak gerçek bir hikaye: Zamanın Sevilla Emiri El-Mutamid (Muhammad ibn Abbad al-Mu’tamid)’in eşi Prenses Rümeykiye (Romeykiyyah) ile arasında geçen bir olay… Prenses bir gün sokakta yürürken süt satan kadınların bileklerine kadar çamurda çıplak ayaklarıyla dolaştıgını gorüyor ve çok hoşuna gidiyor (eski günlerini hatırlatıyor kendisine). Saraylarına döndüklerinde “keşke bizde o kadınlar gibi olabilsek” diyor kocasına. Emir’de kölelerine saray hareminin dışarısında amber, misk, kafur agacı yagı (camphor) vs. ile camuru karıştırmalarını emrediyor, ve Prenses ve kölelerinin orada istedikleri gibi oynamalarına izin veriyor.

Bir zaman sonra, Rümeykiye ile Emir arasında sert bir tartışma oluyor. O an ki sinirinden Rümeykiye: “Vallahi ömrüm boyunca senden iyilik gördügüm bir gün olmadı” diyor. O an beyninden vurulmuşa donen Emir, eşinin bu lafı karşısında kısık ve hayal kırıklıgına ugramış bir tonla: “çamur gününü de mi görmedin Rumeykiye?” diyor.

Rumeykiye bu cevap karşısında eşine yaptıgı haksızlıgı (ve vefasızlıgı) anlıyor ve susuyor; ve eşine ufak bir gülümsemeyle kendisinin haklı oldugunu belirtiyor…

Hatasından dönmeyi bilmeli insan! Maalesef bir kaç kere eşler arasında bu tarz lafları (sokakta yanlışlıkla) duydugum oldu. Ozellikle bayanlar sinirlenince, (belkide yıllarca evli oldugu) eşine “ben senin için saçımı süpürge ettim, sen benim için hiç birşey yapmadın” diyebiliyor. Böyle şeyleri iki tarafta birbirine dememeli. Cünkü 100% yanlış bir söylem, söyleyen tartışmada haklıyken bile haksız duruma düşer. Vefasızlık yapmamalı! Kulların hoşuna gitmeyen, Allah’ında hoşuna gitmez!

Burda aklıma bir menkıbe geldi: Zamanın birinde önemli bir evliya varmış. Gencin biri bu mübarek zatla tanışmak icin evinden çıkmış ve uzun bir yol almış. Eve varınca kapıyı çalmış ve kapıyı evliyanın eşi açmış. “Teyzecim ben üstadı aramıştım” deyince, kızgın bir tonla “Gitti yine ormana beni yalnız bıraktı burda, neymiş agaç kesecekmiş” demiş. Teyze hep kötü şekilde bahsediyormuş eşinden. Biraz bekleyince ormandan eve dogru gelen evliyayı görmüşler. Bir aslanın üzerine yüklemiş odunları, digerinede kendisi oturmuş şekilde… Genç, evliyanın elini öpüp nasihatını almış ve evine dogru yola koyulmuş. Yolda dönerken de evliya için dua etmiş: “Ya Rabbi böyle mübarek bir zata daha uygun bir eş ver, şimdikinden kurtar onu”.

Genç bir-kac sene sonra yine evliyayı ziyarete geldiginde, yine kapıyı bir bayan açmış fakat bu seferki degişik bir teyzeymiş. Teyze, evliyanın yeni eşiymis. Eski eşi vefat etmiş. Genç evliyanın nerede oldugunu sordugunda, teyze “Ah ne desem boş evladım. Efendi yine kendini yoruyor, ormana agac kesmeye gitti. O kadar söyledim yorma kendini, ben yaparım diye fakat dinlemiyor” demiş. Genç duasının kabul oldugunu anlamış. Teyze efendiye daha layık bir insanmış kendisine gore. Biraz zaman geçince evliya ormandan belirmiş. Fakat bu sefer aslanlar yok, evliya sırtına almış kestigi odunları… Genç durumu sorunca, “A be evladım ne yaptın sen? Allah bana eski eşimin bazı huylarına sabrettigimden ve vefalı davrandıgımdan dolayı benim seviyemi arttırmıştı”.

Insanlar yaptıgı iyilikler karşılıgında rıza-yı ilahi dışında birşey beklememeli. Fakat hiçbirimiz (haşa!) Peygamber (seviyesinde) degiliz! Insan olarak bazılarımız birazcıkta olsa vefa bekleyebilir yaptıkları iyilikler karşılıgında. Bunuda onlara çok görmemek lazım. Hatta ben insanların daha çok onurlandırılması taraftarıyım. Birbirimizi (haddi aşmadan) onore etmek bu kadar zormu da, çok az yapıyoruz? Karsındakini onurlandırmak seni yükseltir, alçaltmaz… Allah Vefiyy’dir, vefalıları sever!

Ornek olarak güzel haber alınca o kişilerle paylaşmak, “seninde payın var, Allah razı olsun” demek onları da memnun edecektir. Sevgi ve başarılar paylaşarak çogalacaktır…

Maalesef ego-santrik bir zamanda yaşıyoruz. Bir çogumuz kendimizi başkalarıyla kıyaslıyor ve onların bizden bazı konularda yuksek olmasını kıskanıyoruz. Maalesef içimizde onlara karşı haset besliyoruz… Bilmiyoruz ki haset insanın içini tüketir, birazcık mutlulugu varsa onu da alır goturur. Insanları sevmeyi ögrenmeliyiz, bu da bize emegi geçenlere vefalı olmakla başlayacaktır. Onları sevmeyen, kimseyi sevemez!

Zor gününde yardım etmişlere hep vefalı ol, onların yaptıgı ufak iyilikleri bile gözünde büyüt. Hiç unutma! Onları hep hayırla yad et, dualarından eksik etme. Kötü gün dostları çogu zaman ‘iyi’ gününde senin gözüne pek görünmezler. Kesinlikle ‘iyi’ gününde (insanın nefsine hoş gelse de) yalakalık yapmıyor diye onları unutup, sırf ‘iyi’ gün dostlarını onların önüne koyma. Bence insan anne-babasına, kendi uzerinde emegi geçenlere ve ‘kötü gun’ dostlarına karşı (alenen kotülük yapmıyorlarsa) her zaman haksızdır! Boyle bilirse, hiç bir zaman araları bozulmaz bu insanlarla…

Son bir menkıbeyle bitireyim: Adamın biri nehir kenarında yürürken bogulan bir adamı goruyor. Hemen atlayıp adamı güç bela kurtarıyor fakat bogulmak uzere olan adamın çok sevdigi şapkası nehirde sürüklenip gidiyor. Bogulan adam: “Allah razı olsun kardeşim, sen olmasan bogulacaktım” diyor.

Fakat yıllar geciyor, aynı mahallede yaşayan bu iki adam arasında ufak-tefek olaylar yaşanıyor. Bu ceviz kabugunu doldurmayacak olaylar yıllar geçtikce (zamanında bogulmaktan kurtarılan) adamın gözünde birikiyor ve en sonunda agzından şu sozler çıkıyor: “Bu adamın kimseye bir faydasını görmedim. Hatta çok sevdigim şapkamı da bunun yüzünden kaybettim bir zamanlar”.

Evet, tiksindik bu adamın yaptıgına… Fakat bu duruma “biz de düşüyor muyuz acaba?” diye düşünmeliyiz…

Sözlerim önce nefsimedir…

——————————

PS: Sevdigin/saydıgın/sana emegi geçen iki kişinin arasının bozuk oldugunu gördükten sonra aralarını yapmaya çalışmamakta vefasızlıktır! Fakat tartışmada (kendimize gore) haksız gördügümüz tarafı da bozmamak gerekir, “abi/abla oyle şeyler soyleme, sana yakışmaz” gibi laflarla – tam agızlarından kırıcı birşey çıkacakken, laflarını keserek – ortamı yumuşatmaya calışmalıyız.

PPS: Kişisel olarak kimsenin kalbini kırmak ya da nefsine hoş gelmeyecek şeyleri yuzlerine söylemek istemem. Fakat sevdigim ve/veya saydıgım insanların (kendime gore) hatalarını görüyorsam uyarmayı gorev bilirim. Karşımdaki anlar yada anlamaz. Ben karakterimin geregini sergilemek zorundayım. Allah şahit kimseye şirin gözükme gibi bir niyetim hiçbir zaman olmadı, inş. bundan sonrada olmayacak!

—————————–

^Kaynak: ‘The History of the Mohammedan Dynasties in Spain’ by Aḥmad ibn Muḥammad Maqqarī ve Ibn al-Khaṭīb

*Fakat Efendimiz o kadar da dengeliydi ki, bütün sahabeler yinede içten içe Efendimizin en çok kendilerini sevdigini sanardı.

**Iyilik yap denize at misali… Balık bilmese de Halık bilir. O’nun (c.c.) bilmesi yeterdir!

Read Full Post »

Kalite/görgü parayla pulla değil, kitap, ilim ve eğitimle alınır...

Kalite/görgü parayla pulla değil, ilim ve eğitimle alınır. Kaliteli her insanın bir ‘duruş’u vardır.

Hiç kimseyi kendimiz gibi düşünmüyor diye aşağılayamayız(mamalıyız!). Fakat “buyur kardeşim, neden böyle düşünüyorsun bir anlatıver” dedigimizde, bir argüman üretemiyorsa ve sorularının karşısında kıvırıyor ve ordan oraya atlıyorsa, o adamdan alabilecegin bir cevap olmadıgını anlayacaksın; ve derhal yanından uzaklaşacaksın. Cünkü boyle insanların bir duruşu yoktur ve onlarla konuşmak tamamıyle zaman israfıdır. Daha bir dakika önce ak dediğine bir dakika sonra kara diyebilir. Bu yüzden birisiyle (seviyeli şekilde – hakikati bulma amacı ile) tartışmaya başlamadan önce bakarım bir duruşu varmı diye…

Ben kendi yaşadıklarımdan örnek verecek olursam: Dünya görüşü tamamen zıt bir insanla, ornegin bir ateist arkadaşla bile din ve Tanrı’nın (Allah’ın) varlıgı konusunda konuşabiliyor, tartışabiliyorum çünkü adam(lar)ın bir duruşu var. Diyor ki “bana bilimsel şeylerle gel dinleyeyim”. Ben de çapım yettigi kadar onlara bilimsel argümanlarla geliyorum; ve şu ana kadar ki her konuşmam sonrasında (benim bir özelligimden degil, Allahın inayeti) bana “evet senin söylediklerinde de haklılık payı var” dediler. Karşındakinin samimi bir duruşu olunca ona göre bir argüman üretebiliyorsun – ve tatmin olursa “evet haklıymışsın” ya da “anlayabiliyorum seni” diyebiliyor. Düzeyli, seviyeli adamın hali – tamamen zıt fikirde dahi olsa – başka oluyor!

Insanların ekonomik refah düzeyini arttırabilirsin fakat bu tek başına toplumun ‘kalite’ ve ‘seviye’sini artırmaz. Etrafında olan bitene karşı duyarlı ve gerekli duruşu sergileyen insanlardan oluşan bir toplum istiyorsak (aynı şeyleri/şeylere düşünmesine/inanmasına gerek yok) – ki istemeliyiz – bunu egitimle ve görgümüzü arttırarak (e.g. farklı ülkeler gezerek, kitaplar okuyarak, insanlarla tanışarak, kritik düşünerek) halledebiliriz.

Fakat maalesef (inşallah degişir diye dua ediyorum), bizim milletimizin söylenildigi (yada caka sattığı) gibi ne muhafazakar, ne demokrat, ne meritokrat, ne liberal, ne dindar, ne de egalitaryan bir duruşu var. Cünkü *demokrasiyi sadece sandığa gitmek diye algılayandan demokrat olmaz! Bütün çapsız/liyakatsız arkadaş/akrabalarına torpil arayandan meritokrat olmaz! Kendisi gibi olmayan insanların (e.g. Kürt, Alevi, Sünni, Ermeni) ezilmesine/alenen haklarının yenilmesine ses cıkarmayandan liberal olmaz! Devamlı ve 5 vakit namaz kılma oranının %10’larda dolaştıgı, zekatını tam verenlerin belki dahada az olduğu millet dindar olamaz! Sadece dört parmak göstererek ‘Rabiacı’, “Kahrolsun Israil” diye böğürerek ‘Filistinci’ olamazsın! Ağzında (haşa!) sakız yaptığın Efendimizle (S.a.v), Yaradanımızla (c.c.) ilgili bir kitap dahi okumamışken, “çalıyorlar ama çalışıyorlar” diyorken, (küçük günahları bıraktım) büyük günahları (e.g. zina, kumar, yalan, hırsızlık, yolsuzluk) dahi önemsemiyorken muhafazakar olamazsın! Sırf bir gruba kininden dolayı, dünyanın her yerine yayılmış Türk okullarını kapatmaya çalışan bir iktidara oy vererek miliyetçi olamazsın! Kahvede bütün gününü nazik yerinin üzerine oturarak ve sigara/alkol içerek geçiren tipler bu ülkeyi bir arpa boyu ileri goturemez! Daha ‘insan’ olamamışken, ‘müslüman’ hiç olamazsın!

Milletimizin maalesef “şöyle güzel bir duruşu var” diyemiyorsun – partizanlık, **jingoizm, nepotizm ve benzeri kotü hasletlerin dışında mutabakata varacağımız bir duruşumuz yok… Maalesef aynı problemler (hatta fazlasıyla) ümmette de var. Belki namaz kılma, Kuran okuma oranları daha yüksektir ama kural tanımamazlık, herkesin kafasına göre kendi ‘şeriat’ını uygulama hastalığı, bilim/sanat/tarih düşmanlığı gibi ‘gerilik’ler oralarda diz boyu!

Bu kadar problemi çözmek için nerden başlanır bilmiyorum fakat en azından ‘iyi’yi anlayacak kapasite olmalı insanlarda/toplumda. Sonra da yapanlar ‘bizden’ olsun yada olmasın, iyiye iyi, kötüye de kötü demeyi öğrenmeliyiz. Evrensel etiğin öğretilmesini çok önemsiyorum bu noktada (Lütfen nesli ihya etmek için yazımı okuyunuz)…

Allah sonumuzu hayretsin, şuurumuzu artırsın ve dünyanın en büyük milletleri arasına yine soksun bizi! Dua ile…

*Demokrasinin düzgün işlemesi için medyanın özgür olması, güçler ayrılıgının ilkesinin uygulanması ve hukukun üstünlügünün tesis edilmesi şartdır. Bunların olmadıgı yerde Sisi gibi bir katil %96, Esed gibi bir zalim ise %88 oy alır.

** Bizde ‘Milliyetçilik’le karıştırılıyor, fakat bizdeki faşizanca, ırkçılıga kayan ‘sözde’ bir milliyetçilik. Ben vatanımı-milletimi-tarihimi-atalarımı severim (hem de çok!) fakat kesinlikle sırf Türk olmaktan dolayı kendimi kimseden üstün görmem.

 

PS: Allah’a karşı çok küstahlıgım oldu fakat dünya namına kimseye veremeyecegim hesabım yok! Babam dahi bana torpil yapmadı, yapmaz! Hayatda ne başardıysam Allah’ın inayeti ve gayretimle başardım!

Insan haram yerse, suç işlerse, kamu malından aşırırsa, para-mal-makam karşılıgı kalemini-şerefini-iffetini-izzetini satarsa… Tabi ‘duruş’ sergileyemez! Duyarsız ve kulaktan dolma bilgilerle yaşayan halka birşey d(iy)emiyorum, fakat ortalıkta alim-yazar-düşünür gibi dolaşan insanlara birde bu gözle bakmanızı tavsiye ederim!

PPS: Olaylara kader penceresinden (kendi çapımca) bakmaya çalışıyorum çogu zaman. Mesela “Allah bize ne diye dogru-düzgün muhalefet partileri nasip etmiyor?” diye kendi kendime düşünüyorum… Sonra aklıma “Bir toplum kendinde olan durumu değiştirmedikçe, (hiç şüphe yok ki!) Allah da o toplumda olan hali değiştirmez.” ayeti geliyor… Cevabımı buluyorum… Allah bize saçma-sapan iktidar partilerinin peşinden gitmeyi degil, hakkın peşinden gitmeyi nasip etsin!

Read Full Post »

Elimde bir istatistik yok fakat herhangi bir şehrin merkezine inip, 10 kişiye akraba evliligi hakkındaki fikirlerini sorsak, herhalde yedi-sekizinin ya da daha fazlasının “olumsuz” beyanda bulunacagını düşünmemiz yanlış olmaz. Fakat fikirlerinin nedenlerini irdelesek, bilimsel ya da genetik olarak beyanlarını makul delillerle destekleyebileceklerin sayısının bir-ikiyi geçecegini söylemek mümkün olmayabilir. Bu blog yazımda akraba evliliklerini bilimsel objektiflik içerisinde, subjektif kanaatlerle değil, somut deliller ışığında degerlendirmeye calışacağım. Ayrıca, genetik ve sağlıksal açıdan akraba evliliklerinin masaya yatırmanın yanı sıra, dünyada akraba evliliklerinin yapılma ve yayılma sebeplerini de kısaca ele alacağım.

Klinik genetikte (Clinical Genetics), ikincil kuzenler (second cousin; Figür 1’e bakınız) ve/ya daha yakın akraba olanlar arasındaki evlilikler ‘yakın akraba evliliği’ (consanguineous marriage) tanımı altında toplanmaktadır. Fakat ‘yakın akraba’ derken, bu tanım icerisinde ‘ensest’ (ebeveyn-çocuk arası ya da kardeşler arası) ilişkiler bulunmamaktadır. Ulkemizde (ve dünyada) daha çok birincil kuzenler (first cousin; Figür 1) arasında evlilikler olmaktadır ve bu türden evliliklerin genel olrarak yapılan tum evlilikler içerisindeki oranı %20 civarındadır. Akraba evlilik oranları Türkiye’nin batısına nazaran, doğusunda yaşayanlar arasında daha yüksek oranlarda görülmektedir.

Akraba evliliği çeşitleri

Figür 1a: Akraba evliliği çeşitleri (Doktora tezimden)

Akraba evliliği çeşitleri

Figür 1b: Akraba evliliği çeşitleri (Doktora tezimden)

Genetik olarak akraba evliliğinin doğrudan ortaya çıkardığı en büyük risk, çekinik (recessive) mütasyonların çocuklarda homozigot (çift kopya) durumda olma olasılığını yükseltmesidir. Konuyu kısaca açıklamak gerekirse, normal şartlarda her insanın her hücresinde her genden iki kopya vardır (toplamda ~21000 değişik genimiz, ikinci kopyasıyla beraber her hücrede ~42000 gen var). Bunlardan bir kopyası babadan, diğeri ise anneden gelmektedir. Herkeste bu genlerden birkaç tanesi mütasyonlarla inaktif ya da normal fonksiyonunu yapamaz hale gelmiş şekilde baba ya da anneden aktarılmış olarak bulunmaktadır. Fakat buna rağmen çoğumuzda doğuştan genetik bir hastalık yoktur. Bunun nedeni ise bir ebeveynden mütasyonlu bir kopya alınsa da, diğerinden normal/fonksiyonel bir kopyanın alınmasıdır. Bu normal kopya vesilesiyle de çoğumuz biyolojik olarak normal bir gelişim gösteriyoruz.

Üstelik bazi genlerimizin iki kopyası dahi mütasyonlarla inaktif olmuş (ya da normal fonksiyonunu yapamaz hale gelmiş) olsa saglıgımız açısından çok önemli olmayabiliyor (örnek: koku almamıza yardımcı olan genler; bazı kokuları almayıveriyorsun o kadar). Fakat bazilari da bildigimiz uzere genetik hastalıklara yol açabiliyor (ülkemizde çok görünen iki örnek: Türkçe’de ‘Ailevi Akdeniz Ateşi’ ve ‘Akdeniz anemisi’ olarak bilinen ‘Familial Mediterranean Fever’ ve ‘Beta thalassemia’). Coğumuzun bir kopyasını taşıdığı bu tarz hastalık oluşturan mütasyonlar sadece bize ya da ailemize mahsustur. Bu yüzden akraba olmayan bir insanda sizde bulunan mütasyonların bulunması çok düşük bir ihtimaldir. Yakın akraba evliliklerinde ise, aile ağacını yakın bir geçmişte bağlayan bir ata olduğundan (bu dedeleri olabilir mesela, Figür 2’deki örneğe bakınız), o atada olan mütasyonların bir tanesinin (yada daha fazlasının) iki kuzende de bulunma riski, iki akraba olmayan insanda olma olasılığına göre çok daha yüksektir. Ӧrnek olarak iki birincil kuzenin ortalama olarak genlerinin %12.5’i aynıdır, bu yüzden çocuklarının genlerinin ortalama %6.25’i aynıdır; dolayısıyla bu olasılık, aynı zamanda bir mütasyondan iki kopya bulunması olasılığıdır da. Akraba olmayan insanların evlenmesinde ise, yukarıda da bahsedildigi üzere, herkes hastalık oluşturabilecek mütasyon(lar) taşısa da, bu çiftlerde farklı genlerin bir kopyasının inaktif hale gelmiş olması, çocuklarında hiçbir genin iki kopyasının da birden mütasyonlu olmamasını sağlamaktadır (‘homozigot’ duruma gelme olasılığı çok düşüktur).

Figür 2

Figür 2: Akraba arasındaki evliliği, akraba olmayanların arasındaki evliliklerden ayıran, aynı mütasyonun iki kopyasının aynı kişide bulusma olasılığının normale nazaran yüksek olmasıdır. Figür 2’de de görüleceği üzere, hastalıklı çocukların buyuk annelerinde oluşan mütasyon torunlarının evlenmesiyle mütasyonun iki kopyasının buluşma olasılığı yükselmiştir (klinik genetikte, böyle aile agaçlarında erkekler kare, kadınlar ise daire ile temsil edilir. Jenerasyonlar ise yukarıdan aşağı doğru ilerler). Iki ebeveynde de aynı mütasyonun bir kopyası olunca, (mütasyonun homozigot durumda olması ve) çocukta hastalık oluşma riski 4’te birdir. Figür: Doktora tezimden)

Peki, bu hastalık oluşturan mütasyonların iki kopyasının birden (yani homozigot şekilde) doğacak çocuklarda olma olasılığının yükselmesi dışında, “sırf akraba evliliği yapmış olmanın zararları var mıdır?”. Biraz daha açmak gerekirse: diyelim akraba evliliği yapmış bir çiftin çocuklarının hiç birinde genetik bir hastalık görülmedi – ki böyle bir sürü aile var; bu çocuklarda bizim görmediğimiz başka bozukluklar var mı? Bu soru, genetikçi ve klinik araştırmacıları hala meşgül ediyor. Bu soruyu istatistiki (empirik) olarak araştırmak/cevaplamak için akraba evliliğinin sık gorüldügü toplumları, akraba evliliğinin az oldugu Avrupa ülkeleriyle kıyaslamışlardır. Bu araştırmalarda çok farklı ve değişken sonuçlar çıksa da, 2011’de o ana kadarki en çok katılımcıyla yapılmış araştırmada akraba evliliğinin düşük doğum yapma ve çocukken hastalanma riskini 4%-7% arasında arttırdığını rapor etmişlerdir (Bittles and Black, 2011). Fakat araştırmayı yapanların da belirttiği üzere, bu araştırmanın ve bu rakamların bazı sorunları vardır; çünkü karşılaştırılan iki popülasyon (Bati ve Orta Dogu) arasındaki tek fark akraba evliliği oranları değildir. Ornegin Avrupa/Bati sağlık hizmetleri kategorisinde Arap ve/ya da Orta Doğu ülkelerine (yada diğer akraba evliliğinin sık görüldüğü ülkelere) nazaran çok daha üstün bir durumdadır. Çocukların doğum sırasında düşük doğma oranları da nispeten azdır. Ayrıca yeni doğmuş çocukları enfeksiyonlardan koruma adına, ya da enfeksiyon sonrası tedavi etme şartları da daha gelişmiştir. Bunun gibi nedenlerden dolayı 4% ya da 7%’lik farkın ne kadarının sırf akraba evliliğinden dolayı olduğu tartışmalıdır. Böyle karşılaştırıcı/comparative analizlerde, sonucu etkileyecek faktörlerin (sağlık kurumları, hastalıklara karşı başlatılan engelleyici tedbirler, hayat tarzları vb.) kontrol edilmediği sürece, doğru bir şekilde sırf akraba evliliği yapmış olmanın çocukların sağlığına getirdiği etkiyi bulmak imkansızdır. Ama görünen birşey vardır ki, bu rakamlar doğru olsa dahi, genel olarak (ailede çocuklar hastalıklı doğmuyorlarsa; bunun altını çizmeliyim) akraba evliliği yapmış olmanın zannedildiği (ve beklendiği) kadar zararlı olmadığıdır – eğer ortada bir zarar varsa tabi.

Peki, akraba evliliğinin potansiyel olarak bazı genetik riskleri olmasına rağmen neden Arap yarımadası, Hindistan vb. gibi bazı cografyalarda çok görülmektedir de, Avrupa ve Amerika kıtası gibi bazılarında (bazı ‘Amish’, ‘Hutterites’ gibi ‘ethno-religious/etnik-dini’ grupları saymazsak) neredeyse hiç görülmemektedir? Bu soruyu kapsamlı bir şekilde analiz etmek/cevaplamak için onlarca doktora tezi yazmak gerekir. Fakat belli başlı nedenlere bakıldığında, sosyo-ekonomik nedenlerin çok önemli faktörler olduğunu gözlemlemek zor değil (Figür 3’e bakınız). Ayrıca gurbetde yasayanların kendi dinine ve/ya kültürüne yakın birilerini bulup evlenme olasılığı düştükçe, insanların akrabasıyla evlenme olasılığı da o derece yükselme eğilimi göstermektedir.

Figür 3

Figür 3 (Doktora tezimden)

Akraba evlilikleri hakkındaki kanaatler hakkında dinlerin de doğrudan ve/ya dolaylı şekilde etkileri olmuştur. Orneğin Islam öncesi Arabistan’da akraba evliliklerinin az olduğu yönünde belgeler bulunmaktadır. Bunun sebebinin de Araplar arasında diğer kavimleri kendi tarafına çekmek çok önemli olduğundan, kavimler arasında dostluk köprüleri kurma adına kavimler arası kız vermeler, kavim-içi kız vermeye oranla daha cazip olmasıdır. Fakat İslamın gelmesiyle kadınlara verilen ekstra haklardan dolayı (özellikle miras hakkı), diğer sosyolojik nedenlerin yanında ailenin malının dağılmaması adına yakın akrabayla evlilikler çok daha cazip hale gelmiştir (Bittles ve Hamamy, 2010). Bunun içindir ki bugün Arap yarımadasındaki ülkelerde akraba evlilikleri %50’lere ulaşmaktadır (consang.net‘de bütün ülkelerin akraba evliliği oranlarını bulunabilir). Islam dininin akraba evliliğini teşvik eden hiçbir kaidesi olmamasına rağmen, bu durum dinin akraba evliliğine dolaylı etkisini gösteren çok güzel bir örnektir. Hatta Efendimiz’in (s.a.v.) “kuzenlerinizle evlenmeyin” (Hussain, 1999) ve Hz Omer’in (r.a.) “uzak kavimlerden evlenin” (Albar, 1999) dedikleri yönünde bilgiler bulunmaktadır – sahihlikleri konusunda bu iki referansa güvendim.

Tarihte de akraba evliliğine ilginç etkiler yapan olaylar görmek mümkün. Orneğin, bazı hukumetler/krallar kanunlarla akraba evliliğini azaltmaya yönelik girişimlerde bulunmuşlar. Hindistan’da amca-yeğen evliliklerini durdurmak için 1955’de alınan kararın (Hindu Marriage Act) Güney Hindistan’da neredeyse hiç etkisi olmamasından (ki bu tarz evliliklerin en çok yapıldığı bölge), zamanla kanun kaldırılmıştır (Kapadia, 1958). Çin’de (Han Çin tarihinde) anne tarafından olan kuzenler evlenebilse de, aynı soyadı taşıyan kuzenler (baba tarafından olan kuzenler)in evliliği kanunlarla ‘ensest’ gibi gorülmüş ve yapanlara agır cezalar öngörülmüştür. Hristiyan dunyasında ise, sözleri kanun sayılan Papa 1.nci Gregory (540-604) akraba evlilikleriyle ilgili bir soruya “kuzenleriyle evlenenlerin çocuğu olmaz ” demiştir (Bittles, 2012). Bunlar gibi onlarca örnek verilebilir ve bu olayların akraba evliliğinin yayılmasında yada bazı coğrafyalarda bitmesinde önemli roller oynamıştır. Tablo 1’de dinlerin akraba evlilikleriyle ilgili kural ve/ya gorüşleri mevcuttur.

Tablo 1

Tablo 1 (Doktora tezimden)

Akraba evliliğinin ‘her zaman kötü’ olarak anılmasında, medyanın da önemli rolü vardır. Zamanında genetik hastalıklı 3-5 ailenin manşet yapılmış olması özellikle Batı düşüncesine yakın görüşlü insanlarda büyük bir iz bırakmış ve ‘gericilik’ olarak görülmüştür. Oysa akraba evliliklerinin bazı bölge ve kültürlerde (özellikle bazı kırsal bölgelerde) sosyolojik olarak önemli artılarının olduğunu bilimsel araştırmalar ortaya çıkarmıştır. Akraba evlilikleri yapan çiftler arasında boşanmaların düşük seviyelerde olduğu belirtilmiştir. Bunun özellikle evlilikte gelin tarafının damadın ailesi tarafından tanındığından, aralarında daha az problem olmasına sebebiyet verdiğini, ayrıca eşler arasında bir problem olduğunda aile efradının daha yapıcı olduğunu bulmuşlardır. Bundan dolayı, bu stabil ailelerin çocuklar üzerinde de psikolojik olarak olumlu etkileri vardır (suça az bulaşma, psikolojik hastalıkların az olması, eğitimsel başarı vs.). Ayrıca evlenme sırasında verilen mihirler/hediyeler (örnek olarak: İslamda erkekten bayana, Kuzey Hindistan’da ise genel olarak bayandan erkeğe verilir), akrabayla evlenince genel olarak çok az (ya da yok) oluyor – bu da fakir insanlar için evlenebilme adına çok önemli bir faktördür. Bütün bu faktörler batı insanı için birşey ifade etmeyebilir fakat kırsal ortamda ve/ya fakirlik içinde yaşayan insanlar icin hayat-memat meselesi olabiliyor (Figür 3’te detaylar mevcuttur).

Birçok konuya degindim. Kısaca özetlemek gerekirse, akraba evliliği yapan herkes çocuklarının sağlığı açısından kötü bir şey yapmış denemez. Çünkü yukarıda da bahsedildiği gibi, sırf akraba evliliği yapmış olmanın (genetik bir hastalığın ortaya çıkmadığı ailelerde) bilimsel olarak kesin bir şekilde zararı vardır denemez (şimdilik yoktur da denemez, fakat zararı varsa bile çok az olduğu aşikar). Lakin genetik analizlerin gittikçe ucuzladığı bir dönemde, akraba evliliği yapmayı düşünen çiftlerin bu tür önleyici testlerden yaptırmasını sağlayacak reklamlar ve teşvik programları devlet ya da STK’lar tarafından düzenlenmelidir – özellikle genetik hastalıkların olduğu bilinen aileler üzerine yoğunlaşılmalıdır.

Son olarak, ailemde akraba evliligi yapan yok; olmasını da istemem. Bu yazımın amacı kesinlikle akraba evliliklerini övmek ya da yayılmasını sağlamak değil, hakkaniyetli davranmaktır; akraba evliliklerinin ötekileştirilmesinin doğru olmadığını ve bazen (gereksiz bir şekilde) riskli, bazen de iyi sonuçlar doğurabilen kompleks bir olgu olduğunu göstermek ve tartıştırmaktır. Bence, zaten yapılan ve bundan sonra da (büyük ihtimalle) yapılmaya devam edecek akraba evliliklerini yeterli dayanaktan yoksun (‘gericilik’ gibi) kanaatlere dayanarak engellemeye calışmak yerine, bu konu hakkında araştırmaları sıklaştırmak, halkı bilgilendirmek (hem akraba evliliği yapanları, hem de karşı olanları) ve genetik testleri ucuz ve daha erişebilinir hale getirmek öncelikli amaçlar olmalıdır.

Referanslar

A. Mesut Erzurumluoglu, 2016. Population and family based studies of consanguinity: Genetic and Computational approaches. PhD thesis (Doktora tezim). University of Bristol.

A. Mesut Erzurumluoglu et al, 2016. Importance of Genetic Studies in Consanguineous Populations for the Characterization of Novel Human Gene Functions. Annals of Human Genetics, 80: 187–196.

Albar, 1999. Counselling about genetic disease: Islamic perspective. Eastern Mediterranean Health Journal. 5, 1129-33.

Bittles, 2012. Consanguinity in Context. Cambridge University Press.

Bittles and Black, 2010. The impact of consanguinity on neonatal and infant health. Early Human Development. 86, 737-41.

Bittles, Hamamy, 2010. Endogamy and Consanguineous marriage in Arab populations. Genetic Disorders among Arab populations. Heidelberg, Springer. 2nd Ed., 85-108.

Hussain, 1999. Community perceptions of reasons for preference for consanguineous marriages in Pakistan. Journal of Biosocial Science. 31, 449-61.

Kapadia, 1958. Marriage and Family in India. Oxford University Press. 2nd Ed., 117-37.

Read Full Post »

Türkiye’de riskin en yüksek oldugu ülkelerden

Türkiye’de genetik ve kültürel (ozellikle yemek kültürü) sebeplerden dolayı diyabet oranımız (ve riskimiz) çok yüksek… Seker, yağ, tuz ve hamur işinin azaltılmasının yanı sıra, vücut kitle endeksinize (body mass index, BMI) dikkat edin ve az bile olsa spor yapın (günde yarım saat yürüyüş bile çok etkili)…

BMI’ınızı öğrenmek için tıklayın – ayrıca lütfen linkteki diğer uyarılarıda okuyun…

Read Full Post »

Birkaç sene önce yazmaya başladığım ama sonradan iş-güç yoğunluğundan ve hikayeyi bu haliyle fazla didaktik bulduğumdan dolayı yazmaktan vazgeçtigim bir kısa roman çalışması… Tümünü türkçe karakterlerle yazmadığım için şimdiden özür diliyorum! Lütfen “hikayeyi düzeltirim/bitiririm” diyenler bana ulaşsın. Iyi okumalar!

Kitap tanıtım yazısı (blurb)

Hayatta hepimizin doğru ya da yanlış, farkında olsak da olmasak da, kırmızı çizgileri vardır. Bunları geçmeyi hayal dahi etmeyiz; etmek de istemeyiz. Peki kırmızı çizgilerinizi geçmiş kişi sizin için çok özelse? Kırmızı çizgilerimizi mi gözden geçiririz? Yoksa o kişiyi hayatımızdan mı sileriz? Bir daha hiç mutlu olmama pahasına… Ya kader devamlı önümüze bu ‘çizgi’leri sorgulama imkanları çıkarıyorsa?

Insanın en tesirli öğretmeni kendisidir. Başkalarının başına gelenlerden ya da nasihatden değil, en çok dersi kendi başına gelen olaylardan ve kendi kendine verdiği nasihat ve sözlerden alır.

Bazen kalbimiz başka, kafamız başka söyler… Hangisine uymalıyız? Hangisine uyuyoruz?

Bu soruların kendi hayatımıza bakan yönüyle cevabı bazen okudugumuz bir kitapta, bazen önemsemedigimiz bir insanda, bazen de tam gözümüzün önündedir… Görmeye var mısın? Ama önce Yusuf gibi düştüğün ‘kuyu’dan çıkmalısın!

[Kitabın direk özetine geçmek için en sona, “Hikaye synopsis – Kısa özet” bölümüne kadar inin]

Chapter 1: Başlangıç

Yusuf bir asansörde üst katlara doğru çıkıyor. 28.nci kata gelince Yusuf’la beraber üst katlara çıkan bir kadın inmiş, 29.ncu katta başka birisi binmiştir. Sonradan binen kadın en üst katın düğmesine basıyor ama kaçıncı kat olduğunu görmek zor…

Yusuf bir anda uyanıyor. Rüyaymış meğer!

Pazar kahvaltısı

Ibrahim ailesi yine her Pazar günü olduğu gibi sabah erkenden kalkmış, ailecek kahvaltı yapıyorlardı. Baba Yusuf yine masanın kendisine ayrılan köşesinde oturmuştu ve bütün dikkatler üzerindeydi. Üç oğlu Selahaddin (~24), Süleyman (~22) ve Bünyamin (14), kızı Ayşe (17) ve eşi Zeliha onun ağzından cıkacak lafları bekliyordu. Çünkü her Pazar sabahı çocukların hoşuna gidecek bir konu açardı, ve konuyu tam bitirmeden bitirirdi konuşmasını. Fakat Yusuf bugün biraz endişeli gözüküyordu. “Evet çocuklar” diye başladı. “Sizlere anlatacağım bu hikayeyi güzel dinleyin. Diğerlerinden farklı olarak, sizlere hepsini birden anlatacağım.”

“Insan anlamadığı olaylar karşısında Ibrahim Hakkı hazretleri gibi ‘Mevlam görelim neyler, neylerse güzel eyler’ demeli” diye başladı hikayesine. “Kendi kendine ekstra kurallar, anlamlar üretip hayatı boşu boşuna zorlaştırmamalı. Eğer Allah’ın varlığına ve onun herşeyi bildiğine inanıyorsak, Allah’ın bize koyduğu kuralların bize yetmesi gerekir. Bazen en akıllı insanlar dahi neyi nasıl yapacağını, nasıl davranacagını bilemez. Bizim önümüzde örnek olarak Efendimiz (sav) var ve onun bizimkine benzer durumlarda neler yaptığına bakmalıyız. Allah’tan bir vahiy gelmediği zaman, işi işin ehline vermiştir; sormuştur. Biz de öyle yapmalıyız ve kendi kendimize fevri kararlar vermemeliyiz. Çıkan sonuca ise katlanmalı ve hoşumuza gitmese dahi sabretmeliyiz. Çünkü o işin öyle gelişmesine izin veren de Allah (cc). Bu kriptik ama önemli baslangıçtan sonra gelelim asıl meseleye. Bugün hepimizi direk ilgilendiren bir konu hakkında konuşacağım. Öncelikle kendimden başlayarak.”

Çocuklar ‘Allah Allah; babam neden böyle konuşuyor’ dercesine birbirlerine dönüp baktılar.

Aslında evin büyük oğlu olan Selahaddin’in soruları olacaktı bugün; cevabını öğrenmeye çok korktuğu sorular. Ama babasının anlattığı hikaye yine hep birisini hayranlıkla dinlediği ya da izlediği anlarda olduğu gibi beyninden aşağı ingilizlerin ‘spine tingling’ dediği, hoş elektrik dalgalarının gönderilmesine sebep oluyordu. Belki her insana oluyordu ama dikkat etmiyorlardı.

Evin büyük oğlu Selahaddin hayattaki herşeye karşı bir hayret duyardı ve herşeyi anlamaya çalışırdı. En ufak detayların bile Yaratıcının hangi sıfatını bizlere anlattığını merak eder ve Esma-i Hüsna’ya göz gezdirirdi devamlı. Parmak ve ellerindeki izlerin manasını; vucudundaki her kıl ve kirpiğin sayıları ve neden çıktıkları bolgelerde çıktığını; neden beynimizin kıvrım kıvrım oldugunu; neden dünyanın yer çekimi akselerasyonunun saniyede 9.81 hızında olduğunu; neden beyaz renginin diğer renklerin karışımı oldugu gibi… Kendisi çok çalışkan ve başarılıydı, ve burslu bir şekilde genetik mühendisliği üzerine doktora yapıyordu. Yine araştırdığı birşey sonucunda kendisi için çok önemli bir soru aklına gelmişti – ama bu diğer sorularının hiçbirine benzemeyecekti. Belki de kendi dünyasını tamamen yıkabilecek bir soruydu babasına sormak istedigi. Ama korkunun ecele faydası da yoktu. Bunu da babasının bir sohbetinde ögrenmisti – yine bir Pazar sabahı kahvaltısında.

Yusuf tam manasıyla hayran kalınacak bir insandı. Ellili yaşlarda olmasına rağmen cok yakışıklıydı. Kara kaşlarını, halk arasında kullanılan tabirdeki gibi, ‘Allah özene bezene yaratmış’tı. Kara saçları ve bronz teniyle, çoğu makene dahi taş çıkartabilecek cinstendi. Boylu posluydu. Dudakları rujlu gibi kıpkırmızıydı. Gençliğinde de bir çok kız peşindeydi ama dindar olduğundan iffetini korumayı başarmıştı. Kendisine en çok benzeyen en büyük oğlu Selahaddin’di. Ona bir başka gözle bakardı. Tıpa tıp aynısıydı. Kendisi de babası gibi okumayı çok seviyor ve hayatta onu okumaktan alıkoyacak birçok şey olmasına rağmen, öğrenme aşkını korumuştu – Allah’ın da onun işlerini hep bu yüzden rast getirdiğini düşünürdü. Bundan dolayı bir yandan da kendini okumak zorunda hissederdi. Allah’ın ona bu kadar tabiri caizse ‘bonus’undan sonra, okumalıydı ve arkasında ilim talebeleri ve kitap/makaleler bırakmalıydı.

Ama Yusuf da bilemezdi büyük oğlunun annesi ve kendisiyle ilgili geçmişlerine dair birşeyler sezdigini ve sözünün bitmesini beklediğini…

“Benim hayatımda gerçekten sevdiğim tek bir kadın oldu. O da anneniz. Çocukluk aşkımdı; ve onunla evlenip aile kurmayı hayal ettim hep. Bugün onunla aynı masada ve sizlerle beraber olduğum için Allah’a ne kadar şükretsem azdır. Allah inşallah sizlere de böyle bir aşk yaşatır” dedi Yusuf. “Şimdi size bir soru soracağım: bizden anne-baba olarak razı mısınız?”. Çocuklar, özellikle Selahaddin ve Süleyman birbirlerine şaşkınca bakıp, sonra da “evet baba” dediler. “Bizim de sizi çok sevdiğimizi bilmenizi isterim. Ama özellikle ben geriye dönüp baktığımda bugünleri kesinlikle göremiyordum. Nedeni ise: ben de anneniz de ayrı dünyaların insanıydık bundan yirmi kusur sene önce.” Selahaddin bunu duyar duymaz ağlamaklı bir şekilde odadan çıktı. Kimse anlam verememişti ama ortalık buz kesmişti. Yusuf terli olduğundan Zeliha bir peçete uzatmıştı masanın altından. Yusuf ve Zeliha “haydi çocuklar, sonra konuşuruz” deyip masadan ayrıldılar.

Selahaddin

Sonraki gun Selahaddin babasını odasına girerken yakaladı. ‘Baba’ dedi. Gunlerdir icini kemiren soruyu soracakken, babasının tedirgin hali aklına geldi. Daha da tedirgin etmemek icin, “ozur dilerim gecenki durumdan dolayi. Bu ayki burs param yatmıs, istersen hesabına gondereyim bir miktar” dedi. Sirayla akademisyen ve ogretmen olan babası ve annesinin maaslari iyiydi ama yine de Selahaddin bazen eve katkısı olsun diye harcamaları kendi cebinden oderdi. Annesi Zeliha da devamlı kızardı, “evlenme zamanın geldi, kendine biriktir” diye. “Ev-araba bunlar hep pahalı seyler. Ayrıca dugunler vs. cok pahalı.” Selahaddin utanırdı hep bu konu acıldıgında. Zaman degismisti. Kendisi 24 yasındaydı ve hayatında hic kiz arkadası olmamıstı; su anda da yoktu. Hatta bu bazen kendisine ona hayranlık duyan ama icten ice de kendileriyle cıkmadıgı icin kinlenen bazi kızlar tarafından “bunun gozu erkeklerde” gibi terbiyesizce yakıstırmalar yapmalarına da sebep olmustu bir kac kez. Arkadasları da sasırıyordu bu duruma. “Oglum biz de muslumanız, ama genciz” diyorlardı. “Bir kereden bir sey olmaz” diyorlardı. “Allah affeder” diyorlardı. Allah affederdi affetmesine de, Selahaddin insanın inandıgı seylere gore yasaması gerektigine ve bunun icin bazı seylerden nefse hos gelse bile uzak durulması gerektigine inanır; ve yapmazdı. Eger Allah bir seyi yasaklamıssa, Selahaddin icin soz orda bitmistir. Arkadaslarına hep cevabı “sizler istediginizi yapın, ben size karısmıyorum. Siz de bana karısmayın” olurdu.

Selahaddin’in bir kucuguydu Suleymandı. Selahaddin’den sadece 11 ay kucuktu ama ona hic benzemezdi – ne fiziki ne de calıskanlık olarak. Ama iyi cocuktu, abisine hayranlık duyar ama bir turlu onun gibi olmayi beceremezdi. Yine de Suleyman’ın pratik yonu kuvvetliydi. Evdeki kırık dokuk seyleri hemen tamir ederdi. Suleymanın da bir kucugu Ayse’ydi. En kucuk Bunyamin’di. Aslında Yusuf, Suleyman’a da Yusuf ismini koymayı dusunmustu. Cunku Hz Yusuf’u cok severdi. Ama son anda Zeliha’yla birlikte “bir ailede iki tane Yusuf olmasın” deyip, baska bir peygamber ismi olan Suleyman’da karar verdiler. “Bari bir daha oglum olursa adına Hz Yusuf’un kardesinin adı, kendisi de peygamber olan Bunyamin koyayım” demisti. Insallah onlar da birbirlerine yardımcı olurlar aynı onlar gibi demisti. Anneleri, Zeliha ise Yusuf gibi ellili yaslarda olmasina ragmen genc duruyordu ve cok guzel bir kadındı. Yusuf’a boy pos olarak tam yakısan cinstendi. Kendisi acik kahverengi gozlu, kumral saclı ve beyaz tenliydi. Yusuf’la birbirlerini tabiri caizse deliler gibi seviyorlardı. Bu askın sırrını soranlara da cevapları hep aynıydı: “Allah bizi birbirimiz icin yaratmıs, dunyada birlestirdi, ahiretde de ayırmasın insallah”. Her defasında da gozlerinin ici guluyordu ve sanki askları bir defa daha tazeleniyordu. Bunu dısardan bakanlar da farkediyordu.

Oysa “biz birbirimiz icin yaratılmısız” sozlerinin altında cok derin manalar vardı ama bugune kadar ikisi ve Allah dısında kimse bilmiyordu bunu. Simdi cocuklarına anlatacaktı Yusuf dolaylı bir yolla…

Chapter 2: Birkaç ay önce: Genetik analiz

Selahaddin okulda yine bilgisayarinin basinda genetik data analiz ediyordu. Yan masada oturan doktoradan arkadasi Haşim Selahaddin’e seslendi.

“Selahaddin gelen emaili gordun mu? 23andme adinda bir sirket cok ucuza DNA sifreni sana veriyormus?”

“Gonder bakalim linkini.”

“Harbiden cok ucuzmus ya Hu! Daha birkac sene once bin dolara yapamadigimiz seyi adamlar 100 dolara yapiyor. Bence firsati kacirmamak lazim. Hem de genetikci olarak kendi genetik kodumuzu bilmememiz yakismiyor. Eger sen gondereceksen ben de gondereyim. Hem de atalarimizin nereden geldigini cok merak ediyorum. Bakalim nereli bizimkiler. Ayrica ailede genetik hastalik vs. var mi onu da gormus olurum. Ilerde cocuk sahibi olursak ise yarayabilir.

Tamam hemen register yapalim. Iki hafta icinde tup gelecekmis.

Iki hafta sonra…

Tupun icine iyice tukur ve sikica kapat. Cok merak ediyorum ya Hu.

Icinden kotu birsey cikarsa ne yaparsin?

Ben Allah’a inanan bir insanim. Onun bize kaldiramayacagimiz bir yuk vereyecegine inaniyorum. Kaderimizde ne varsa cekeriz. Ondan gelen hersey guzeldir. Ayrica dunya imtihan dunyasidir. Gelen problemler sonsuza dek degildir, sadece bu kisa dunya hayati icindir. Disi sikmak lazim. Tabi bu demek degildirki bela istiyorum. Allah bela vermesin, ama geldikten sonra da isyan etmem ve zor olsa da isimi-gucume bakmaya calisirim.

Bir ay sonra

Gorunen o ki yuksek diyabet ve obezite riskim var. En kotusu de yaslandigimda Alzheimer riski yuksek. En korktugum hastalik buydu. Hayirlisi; ne diyelim? Acaba bizim ailede baska kimsede var mi? Anne babamdan tukuruk istersem cakarlar manzarayi. Dur bizim Suleymani test ettirebilirim belki.

Sonraki gun Suleymanin yanina gider.

Suleyman ben gecen genetik testimi yaptirdim ve bir kac tane hastalikta riskimizin yuksek oldugunu gordum. Bana kalsa annem yada babaminkini yaptirmak ama onlari da korkutmak istemiyorum. O yuzden seninkini de odeyeyim ben ve senin riskini de ogrenelim. Insallah ondan sonra da sonuclara gore yasamaya calisalim. Tabi hersey Allah’in elinde.

“Tamam abi”

“O zaman ben tupleri istetiyorum.”

“Tamamdir”

Iki hafta sonra tupler geldiginde tukurur ve yollarlar. Bir ay sonra sonuclar gelir

“Iyi cok sukur sende neredeyse hicbir genetik hastaliktan eser yok. Anne ve babam butun kotu genlerini bana aktarmislar herhalde (gulerek). Iyi cok sevindim.

“Abi baska neler var raporda.”

“3% Neanderthal’lik (eskiden insanlarla beraber yasamis ve ciftlesmis modern insanlara benzeyen bir tur) varmis sende sozde. Bence az bile, seninki 50% falan olmasi lazimdi” (gulerek).

“Seninki kac ki?”

(kahkaha atarak) “2%”

Suleyman “burada ‘genetik haritaniz’ yazan bir button var abi” der ve tiklar. Gordukleri cok karmasik oldugundan pek bir sey anlamaz. Selahaddin gorduklerine sok olur ama belirtmemeye calisir. Gorduklerinde bir problem vardir: kardes olmalarina uygun olmayan anormallikler… “Bugun biraz isim var ama sonra beraber bakalim yine” deyip Suleyman’in yanindan ayrilir. Okula gidip genetic datayi indirir ve derin bir arastirma yapar. Herhangi bir insana nazaran genetik olarak ne kadar yakinsa, Suleyman’a da o kadar yakindir.

Selahaddin terlemeye baslar ve aklindan “Suleyman ya da ben evlatlik miyiz? Zaten bana da pek benzemiyor” diye gecirir. “Acaba dogumhanede mi karistirdilar? Allahim boyle birseye ihtimal bile vermiyorum. Boyle bir arastirmayi yapmam bile ayip” deyip aklindan atmaya calismaktadir.

Kafasindan hala atamamistir ve cozumu testi bir daha yaptirmak da bulmustur. “Ins. bir karisiklik olmustur” diye de dua ediyordur.

Genetik test firmasindan bir tup daha istetmistir. Gizlice tekrar gondermistir. Sonuclar yine ayni.

“Ayse’yi de test edecegim o zaman.”

Onun sonuclari da tam bekledigi gibi degildir; ama Ayse ve Suleyman da tam kardes gibi cikmamislardir. “Ne oluyor lan” demistir kendi kendine. Kendi basina olsa da “lan” dedigi icin biraz utanmistir cunku bu tarz argo laflar agzindan hic cikmamistir bugune dek.

“Ayse’yle yari kardes gibiyim; Suleyman’la ise neredeyse hicbir seyim uygun degil. Fakat Ayse’yle Suleyman da yari kardes gibi.” Yaptigi analizler sonucu vardigi karar, annesi babasini (Suleyman icin) aldatmisti; kendisi de evlatlikti. Kendisinden igrenmisti boyle dusundugu icin. “Genetik ve evrim okuya okuya fazla materyalist olmussun sen farkina varmadan” dedi kendi kendine. Daha fazla uzerine gitmeyecekti bu isin.

Fakat seytan bos durmayacakti. Eve geldiginde aklina bir fikir getirmisti. Kendisinin ve Suleyman’in cocukluk fotolarini gormek istiyordu. Evlatliksa belki bebeklik fotolari olmayacakti. Ayrica Suleyman ondan sadece 10 ay kucuktu. Yani Selahaddin’in 10 aylikken Suleyman’in yaninda oldugu fotograflar olmaliydi. Belki bazi ipuclari bulabilirdi bunlardan.

“Anne bizim cocukluk fotolarimiz nerede? Hic hatirlamiyorum baktigimizi.” Zeliha bir album getirir. Selahaddin tek tek bakmistir fotolara. Ama kendisini tatmin edecek sekilde cok kucuk olduklari yaslarda beraber olduklari fotolari yoktur. “Daha kucukken beraber olan fotolarimiz yokmu?” Zeliha bir saniyeligine tedirgin olduktan sonra: “e oglum o zamanlar fotograf cekmek cok basit degildi. Sonradan cekmeye basladik.” Selahaddin annesinin yuzundeki tedirginligi gormustu.

Aksam uzeri Zeliha Yusuf’un yanina gelmistir. “Yusuf bizim Selahaddin sanirim birseyler seziyor. Bugun benden Suleyman’la beraber olduklari bebeklik fotolarini gormek istedigini soyledi.”

“Birsey anladigini sanmam. Hem nereden anlayabilirki? Aslinda bu konu benimde icimi yeyip bitiriyor ama korkuyorum iste. Hersey ne guzel yolunda gidiyor; bizler astik o gunleri, cok sukur halimizden memnunuz. Bu huzur ortami bozulabilir diye korkuyorum. Cocuklar evlenip gitsinler de ondan sonra anlatiriz diye dusunuyordum. Aslinda dinen bunun dogru yolu nedir bir ogreneyim bence imam efendiden. Sonra senle oturur bir karara baglariz.”

Chapter 3: Sonraki gün

Ailecek Pazar sabahi yine masanin etrafina oturdular ve babalarinin gecen hafta kaldigi yerden baslamasini beklediler.

Yusuf “evet gecen hafta anlattiklarima biraz dolayli bir giris yapacagim: Ben hayatimi hep dogru sekilde yasamaya calistim. Calmadim; cirpmadim; iftira atmadim; islerimi hep duzgun yapmaya calistim; bildigim islerde insanlara yardimci oldum; bilmedigim isler de ise bir bilene danistim. Hep kendimi gelistirmeye calistim. Hep alimlerin, aydinlarin, akademisyenlerin, entelektuellerin konusmalarina, sohbet halkalarina katildim. Cok sey ogrendim onlardan. Ufkum acildi bircok alanda. Fakat beni en cok etkileyenler oncesinden hayran oldugum insanlardi. Belki bir-iki basit/klise cumle kurarlardi fakat ben yine de cok etkilenirdim. Gordumki bilgili birinin sana bir saat otursa anlatamayacagi/kafana sokamayacagi seyi, hayranlik duydugun kisi sana bir cumlede anlatabilir. Anladimki bu kritere gore ben Efendimiz ve sahabelerine bir hayranlik beslemiyorum. Onlarin soylediklerine hayran oldugum bir insanin soyledikleriyle ayni degeri vermiyorum. Bu konuda kendimi gelistirmeye karar verdim ve Allah’a dua ettim yardimci olsun diye. Allah da beni Ali’yle tanistirdi. Size onun hikayesini anlatacagim, hikayesini ondan ve esinden dinledim; ikisini birlestirerek anlatacagim. Ben asil ondan ogrendim Allahimi, peygamberimi, hayati… Sizler de dinleyin ve onun hikayesinden dersler cikarin.” dedi ve devam etti.

“Ali Kalender fakir bir ciftcinin 3 cocugundan en buyugudur. Sonradan esi olacak Fatma da köyün agasinin en kucuk kizidir. Ali’nin babasi da onlarin iscisidir.”

Chapter 4: Evlenilecek kızlar (iki binli yıllar)

Simdilerde evlenilecek kiz bulma zor. Iffetini korumuyor cogu. Affedersin cogu birisiyle beraber olmus oluyor. En iyileri bile bir erkekle birseyler yasamis oluyor. Benim evlenecegim kadinin benden baska kimseyle bir iliskisi olmasini kesinlikle istemem. Bende gozunu acmis olmasi lazim! Nasil ben iffetimi korudum; o da korumus olmali.

“Yusuf abi anladim. Kiz tamam iffetli olsun. Ama birisi istemeye gelmis ya da gorusmek istemis; kiz da kabul etmis tanismayi; sonra da ayrilmis. O zamanda mi olmaz?

“Fazla hosuma gitmese de, yok, ona birsey demem; cunku kizi istemisler. Nezaketen konusmasi normal. Ama evlenmis bosanmislar vs. kesinlikle olmaz; cunku esiyle birseyler yasamis yine de…”

“Benim icin en onemli sey o. Ama tek kriterim degil. Tabi guzel olmali, boyu boyuma olmali. Akilli olmali ve basarili olmali. Ben esimle oturdugum zaman sohbet edebilmeliyim. Fakat kirmizi cizgim birsey yasamamis olmasi…”

Mesela benim gozume potansiyel evlenebilecek kizlar gelmedi degil zamaninda. Ama ya baska birisiyle el ele tutustugunu gordum ya da “eskiden erkek arkadasim vardi” vs. dedigi an hemen sogudum. Istedigi kadar guzel olsun, ahlakli olsun ya da zengin olsun. Isterse sonradan Musluman olan bir kiz olsun, Allah’in onunde o tertemizdir ama benim icin cok zor. Asamam o kriterimi… Belki de yanlis dusunuyorum ama bana olmaz. Su anki durumum, fakir-cirkin ama ahlakli bir kizla evlenirim ama baska birisiyle iliskisi olmus zengin, guzel, akilli ve unlu birisiyle evlenmem.

Chapter 5: Zeliha ve Yusuf tanışma (seksen sonları)

Erzurum’un Kalemdar koyunde Istiklal ilkogretim okulunda orta bire gidiyordu Zeliha ve Yusuf. Ikisi de kekemeydi. Zeliha’ninki biraz daha azdi ama yine de hemen belli oluyordu. Ayrica Zeliha’nin ailesi kekemelerin muzik dinleyerek ve bir ritim belirleyerek kekemeliklerinin azaldigini duymustu ve zengin olduklari icin pahali olmasina ragmen muzik dinleyebilecegi bir Walkman almislardi Zeliha’ya. Ne zaman konusacaksa takardi Walkmanini ve muzigin ritmine gore konusmasini ayarlardi. Yusuf’un oyle bir imkani yoktu tabi. Birbirlerini tanimiyorlardi ama bugun tanisacaklardi. Ayri siniftaydilar ama bulusmak kaderlerinde vardi. Tenefus zili caldi ve hepsi birden kosturarak bahceye ciktilar. Yusuf arkadaslariyla merdiven basinda oturuyordu. Bir an bahcede top oynayan cocuklarin topu uzerine geldi ve tozu silkmek icin ayaga kalkiverdi; ve Zeliha merdivenlerden inerken kafa-kafaya carpistilar.

“Co co cok o o ozur di didi dilerim” dedi Yusuf.

Sonra Zeliha’nin yuzune bakti ve gulumsemeye basladi. Zeliha’nin ise alni sismisti.

“Ka ka kafan sisti” dedi gulerek.

Zeliha yasindan olgun, ciddi bir kizdi; kesinlikle aglamayacakti. Ama acitiyordu. Agriyan yeri kapatti eliyle, kulaginda devamli olan CD playerinda play’e basti ve Yusuf’a:

“On une ne den bak mi yorsun, bak kafa mi acit tin” dedi.

Ikisi de oyle bakakaldilar birbirlerine; gercekten de birbirlerinden hoslanmislardi ama masumca bir hoslanmaydi bu. Ayrica Yusuf’un kekeme konusmasi Zeliha’nin hosuna gitmisti. Kendisinden asagi gordugu birisi vardi sonunda.

Yusuf tekrar ozur diledi; Zeliha da kabul etti. Sonrada lavaboya gitti, yuzune su carpmak icin.

Yusuf-Zeliha arkadaş olma

Yusuf yine merdivenlerin basinda oturmus, taso koleksiyonuna gururla bakiyordu. Zeliha yanina oturdu ve konusmaya basladi.

“Kekemesin sanirim.”

“E e evet.”

“Aslinda bende kekemeyim ama babam bana muzik dinleyerek kekemeligim gecsin diye bana walkman aldi. Sen de alsana.”

“Alirsam ne olacak ki?”

“Muzigin ritmine alisarak, dudaklarin ve ses tonunu ayarliyorsun. 1-2 sene icinde de cok daha guzel konusuyor mussun. Benim konusmam duzelmeye basladi bile.”

Konusmasi duzelince Zeliha’yla daha cok konusacagini dusunerek Yusuf hemen eve kosar:

“Baba walkman alabilir misin bana? Kekemeligim geciyormus onu dinleyince!”

“O nedir oglum?”

“Muzik calar. Kaset takiyorsun, muzik caliyor.”

“O nasil duzeltecek ki kekemeligini?”

“Muzik dinleyerek duzeliyormus. Bana da bir kekeme arkadasim soyledi.”

“Bir sorayim bakalim. Arkadasinin ismi neydi?”

“Zeliha”

“Bizim Hasan aganin kizi mi?”

Yusuf biraz kizarmisti. Basta “bilmiyormus gibi yapayim mi?” diye dusundu ama sonra: “Evet baba” dedi.

Babasi Yusuf’un ondan hoslandigini farketmemis degildi ama cocuktu iste; “bosver” dedi icinden. Aslinda onunla hicbir geleceginin olmadigini bildirmesi gerekiyordu ama sonradan ogrenirdi zaten.

“Tamam ben babasiyla konusacagim ve durumu arastiracagim.”

Sonraki gun Yusuf’un babasi Hasan agayi musait bir zamaninda yakalayinca sorar:

“Agam sana izninle bir soru soracaktim.”

“Cok isim var Halil, cabuk ol.”

“Sizin kizda bildigim kadariyla benim oglan gibi kekemelik vardi.”

“Varsa var, ne olmus?”

“Sanirim bizim oglana eger bir muzik calar alirsa kekemeligi duzelebilecegini soylemis. Acaba bir asli var mi?”

“Var, var da seni asar bu isler.”

“Efendim agam?”

“Tanesi bir milyar o aletlerin. Sen herhalde 5-10 senelik maasini vermen lazim alman icin”

Daha da asagilayacakti ama isi vardi. “Hadi ben kacmam lazim. Cok isim var. Bugun bizim ilerki tarlaya bakmaya gelecekler yanlarinda ol.”

“Bir milyar ha?”

“Hayirlisi, Allah Kerimdir. Bakarsin kendi kendine gecer. Ben bir doktor beye danisayim belki baska terapiler de vardir.”

Bu sirada Yusuf kendi kendine: “Insallah guzel konusmaya baslayinca, Zeliha da beni sevecek.” diyordu. Tam o sira babasi eve geldi.

“Baba ne oldu sordun mu Walkman isini?”

“Sordum oglum.” Hayatinda hic yalan soylememesi gerektigini ogretmisti cocuklarina ama bu sefer kendisi tam dogruyu soylemeyecekti. O da bir cesit yalandi.

“Cok bir yarari olmuyormus. Daha cok kendine guvenmen ve bol bol konusmaya calisman lazimmis. Millet bir calisiyorsa sen 10 calisman lazim. Tamam mi aslan oglum?”

“Tamam baba.” Gozleri dolmustu. Walkman almadigindan degil, babasinin uzuldugunu anlamisti. Zeliha’yi seviyordu ama babasinin da yeri ayriydi. Anne-babasini uzdugunu dusunuyor, onun icin kendine kiziyordu.

“Allahim baba ve annemi koru. Insallah senin izninle buyuk adam olacagim. Onlara her istediklerini alacagim” diye kendi kendine soz verdi.

Zeliha ve Yusuf okulda

Sonraki hafta Yusuf ve Zeliha tekrar karsilastilar: “Ne yaptin Yusuf, aldin mi kendine bir Walkman?”

“Ne kadarki bunlar? Pahali mi?”

“Bilmiyorumki babam aldi ama bir milyar gibi bir rakam duydum. Bilmiyorum cok mu pahali?”

Icinden “bir milyar ha? Babamin ben elinde 10-20 milyondan fazla para gormedim bugune kadar. Demek ondan bana birsey demedi.” Babasina hayranligi bir kat daha artmisti.

Zeliha da durumu cakmisti: “Yusuf istersen benimkini kullanabilirsin okuldayken. Eve donerken de bana geri verirsin” dedi.

Gururluydu Yusuf. “Yok; tesekkur ederim. Ben bugune kadar hic Walkman kullanmadim. Bundan sonra da kullanmasam birsey olmaz. Ben kendim calisarak ogrenecegim duzgun konusmayi” dedi.

Zelihanin kalbi de hayranlikla atmaya baslamisti ilk defa Yusuf’a karsi. Onu bir arkadas olarak seviyordu bugune kadar ama sanki bu sefer bir baska atiyordu kalbi.

“Sagol Zeliha; cok iyi bir insansin” dedi, ve gitti Yusuf.

Zeliha ve ilkokul hocası

Zeliha Yusuf’a yardimci olmayi kafasina koymustu. Hemen sinif ogretmenine konuyu acti.

“Hocam Yusuf’un kekemeligiyle ilgili konusmak istiyorum sizinle. Ben kendi Walkman’imi ona vermek istiyorum ama kabul etmiyor. Ben de diyorumki bir cekilis yapalim, herkese bir hediye verelim. Ona da sanki Walkman cikmis gibi gosterelim.”

“Yok kizim o zaman anlar, Yusuf akilli cocuktur. Benim yurtdisinda bir arkadasim var. Oralarda fiyatlari ucuz oluyormus. Ona bir sorayim. Ins. sonra birseyler yapmaya calisiriz.”

Sonraki gun Necdet Hoca Zeliha’yi kenara ceker ve anlatmaya baslar:

“Ben arkadasima sordum ve Japonya’dan beste bir fiyata Walkman’ler varmis. Ben yarisini odemeye hazirim. Sizler de diger yarisini odemeyi kabul ederseniz, hemen siparis ettirecegim. Bizim arkadas da gonderme ucretini kendisi karsilayacakmis.”

“Tamam hocam ben 50 milyon bulurum.” Para hemen bulunmustu, cunku Necdet Hoca gercekten cok saygideger bir insandi.

Sonraki gun Necdet Hoca Yusuf’u yanina cagirir. Genel konularda biraz konustuktan sonra:

“Yusuf arkadaslarin sana bir hediye aldilar.”

“Hocam yapma. Ben hediye almayi sevmiyorum.”

“Hediye almamak diye birsey olmaz. Gel seninle soyle bir yuruyelim. Sen peygamber efendimizi seviyor musun?”

“Hem de cok Hocam. Anne babami cok seviyorum, ama onu daha cok seviyorum diyebilirim.”

“Iste peygamberimiz ‘Muslumanlar hediyelesmeli’ diyor. Peygamberimiz sadaka kabul etmezdi ama hediye alirdi. Tabi kendisi sonradan hediyelerin cogunu baskalarina hediye ederdi ama konumuz o degil (gulerek). Bizler peygamberimizi cok seviyoruz diyoruz ama sonra onu ya tanimadigimizdan ya da unuttugumuzdan onun yaptiklarini yapmiyoruz. Simdi arkadaslarinin sana aldigi hediyeyi aciyorsun, sonra da gidip tesekkur ediyorsun onlara. Ozellikle de Zelihaya.”

Yusuf Zeliha’nin ismini duydugunda kendi kalbinin daha hizli attigini hissetti. Bu tarz seylere alisik olmadigi ve etrafinda cok duymadigi icin sanki sevmenin gunahmis gibi oldugunu dusundu kendi kendine ve hemen aklini baska yere goturmeye calisti. Ama basaramadi. Necdet hocasi da farketti durumu ve guldu. “Hadi kocum ac bakalim. Gorelim bakalim ne almislar sana?”

Yusuf cok olgun bir cocuktu, ama cocuktu yine de. Yavasca acmaya basladi ama icinden biliyordu bir Walkman oldugunu. Cok seviniyordu. Actiginda basta Walkmani gorunce taniyamadi; o yuzden biraz sasirdi. “Hocam tesekkur ederim cok guzelmis” dedi. “Ama bu nedir?”

“Buna Walkman denir. Icine istedigin kaseti koyuyorsun ve muzik dinleyebiliyorsun.

“Simdi gel seninle oturalim ve istedigin muzikleri koyalimki, sana yardimci olsun.”

“Hocam kekemeligim gececek mi?”

“Sen zaten guzel konusuyorsun; insallah Allah’in izniyle o zorlanman da azalacak. Bu dunya imtihan dunyasi unutma. Hersey cok guzel olsaydi, zorluklar olmasaydi, nasil basari hissini yasayacaktik? Imtihan ve sikintilar olmasa dunyanin ve hayatin tadi olur muydu? Bence olmazdi.”

Yusuf “Necdet Hoca ne guzel konusuyor” diyordu icinden. Ama soyledikleri hakkinda degil, diksiyonu hakkinda diyordu bunlari. Tane tane. Tertemiz bir sekilde cikiyordu kelimeler. “Ben de boyle konusabilecek miyim acaba?” diye dusundu. Allah’a dua etti.

Chapter 6: Yıllar sonra (iki binli yıllar)

[INSERT CONVERSATION]

Zeliha evlenme

[INSERT CONVERSATION]

Zeliha yirmi bes yasina gelmis ve “evde kaldin artik” denilerek zorla (mahalle baskısıyla) evlendirilmistir baska birisiyle; evlendikten iki sene sonra bir cocugu olmustur.

Bu arada Yusuf Ingiltere’de Türk öğrencilerle aynı evlerde kalıyordur. Hakan Hoca kaldiklari şehre yakin bir sehrin üniversitesinde bir Din Felsefesi Profesorudur. Hakan Hoca da Kalemdar koyunden yillar once ayrilmistir; hem Yusuf’u, hem Zeliha’yı çocukluklarindan tanıyordur. Yusuf’un babasiyla da cocukluk arkadasidir. Halil Yusuf’a hep onu ornek gostermistir. “Buralardan cikip cok buyuk adam oldu” diye. Hakan Hoca tatillerinde arada sırada koye uğrar ve Zeliha hakkında bilgiler verir Yusuf’a. Zeliha’nın evlenip, sonra da boşandığıni da o iletir kendisine.

Evrim teorisi tartışmaları

[INSERT CONVERSATION]

Hakan Hoca’ya: Allah neden var? Felsefeci…

Zeliha ilk kocasından boşanma

[INSERT CONVERSATION]

Zelihanin kocasi birakip gitmis

O an aklina Zeliha geldi yine. “Ne yapiyordu acaba?” Sonra hemen bunu aklina seytanin getirdigini dusundu ve hemen unutmaya calisti.

Yusuf yakisiklidir; okumus ve universitede Hoca olmustur. Zeliha’nin evlendigini duyunca baska birisiyle hemen evlenmistir. Onun da iki sene sonra bir cocugu olmustur, esi evlilik hayatini sevmeyip, unlulerin oldugu balolara katilmak ve surekli partilere katilmak istediginden onunla bosanmaya karar vermistir. Kadin sonradan pisman olsa da is isten gecmistir. Ama cocugu

Yusuf evlenme

[INSERT CONVERSATION]

Yusuf’a birakmistir hakkini yememek icin – kendini dine adayip yalniz basina olmustur – cocugu ve Yusuf beraber basindadirlar son aninda.

Yusuf, Peygamber (sav) ve Hz Hatice kissasini dinlemistir

Hz Yusuf ve Zeliha hikayesini dinlemistir – kalbi kut kut atmaya baslar

Zorla evlendirilen kizlara destek olmak icin bir seminere katilmis ve orda eski asklari tekrar canlanmistir

Chapter 7: Zelihanın evleneceğini duyunca

[INSERT CONVERSATION]

“Oglum Zeliha evlenecek sanirim; kiz seninle evlenmek istiyor fakat senin gelmeyecegini soyleyerek kizin da aklini celdiler. Hemen cik gel oglum.”

“Nasil geleyim anne? Burdan orasi cok pahali. Ben 1-2 seneye anca gelebilirim. Biraz daha sabretsinler ne olur.” Sonra dusundu: “Ulan gidiyor kiz elden. Hemen ilk otobuse binip gidecegim.”

Istanbul’a uctuktan sonra, duraklarla beraber yol bir-bucuk gun suruyor. Fakat sonraki bos otobus bir gun sonradir.

Uzun bir yolculuktan sonra Yusuf otobusten indi. Kostura kostura dagin tepesine cikti ve Kalemdar koyunu gordu tepeden. Ama gorduklerine cok sasirdi. Kendisi gideli 7 sene gibi bir sure gecmistir ve koyun butun yesilligi gitmisti. Ayrica oradan Zeliha’larin evine dogru bakti ve yikik-dokuk bir yer gordu. Anladiki cok gec kalmisti. Kulagina Walkmanini takti ve direk ?’yi [sarki ekle] dinlemeye basladi. Ozellikle sarkinin ‘?‘ kismina gelince gozlerinde yaslar dokulmeye basladi. Oyle dondu kaldi orda. Herhalde 10 defa ust uste dinledi sarkiyi ve yavas yavas kendi evlerine dogru yol aldi.

Final Chapter: Son

Evet oglum kac haftadir anlattigim hikayede Ali benim, Fatma anneniz, cocuklari da sizler oluyorsunuz. Sizden cok ozur diliyorum. Ama baska sekilde anlatirsam daha kotu olur diye dusundum. Beni affedin. Selahaddin senin biyolojik annen su an Istanbul’da. Seni cok seviyor ama hayatini bozmamak icin bana soz verdi ve sonuna kadar da sozunde durdu. Suleyman senin biyolojik baban seni dogmadan once birakti ve Almanya’ya gitti; su anda hala Almanya’da sanirim.

Bu hikayeden alacagimiz derslerin hepsini en basta soylemistim ama en onemlisini yine sona sakladim: Her insan en cok kendi hayatindan ders alir.

Bunlari anlatirken yillar once gordugu ruya aklina gelir: 28.nci katta inen kadinin yuzu belirir ve eski esi oldugunu hatirlar. 29.uncu katta binen kadin ise Zeliha’dir. Yusuf Zeliha’ya dogru doner ve gulumser…

Kitaba eklenebilecek karışık-kuruşuk fikirler:

  • Iki öğrenci arasında (çiçek abbas benzeri) “atışma”:

Tum MEB’lilere cay!

MEB’li olsun da camurdan olsun!

MEB’liye can feda

Olmayana elveda

Demligin dibi kara

Burslunun gonlu yara

Istedim vermediler

Sen MEB’lisin dediler

Bulasiklar dag gibi

Ama Yusuf Ferhat gibi

Burada millet ac

Nobetcinin aklinda mac

Yusuf orucludur

Agzin kokuyor, biraz uzakta dur

Yas geldi otuza

Arkadaslar bana es bulsa

Sana gelecek kiza

Allah sabir versin Riza

Kahvaltida yumurta

Beni kaldirmayi unutma

  • Yazdigi siirler eklenebilir bir yerlere
  • Fıkraları katleden karakter
  • Professor: “hepimizin ezik oldugu bir konu yada karsisinda ezik davrandigimiz bir kisi vardir.” Gozu cebinden cikan bir kagida ilisti. Uzerinde cocukken yapmak istedigi seyler yaziyordu. Hilmi Tokpinar adinda birinin ismini gorur gormez, Hakan’a dondu ve: “Sence ben ezik birisi miyim?” “Hayir abi; estagfirullah. Ezikliklige en son yakistiracagim insansin sen.” “Hilmi mahallenin kabadayisiydi. Beni hep doverdi. Acaba ne yapiyordur? Bir insanin kotulugunu istemek caiz mi? Caizse ben onun cok kotu bir vaziyette olmasini istiyorum! Hatta gidip gorecegim onu”

Mahalleye girdiginde karsisinda Hilminin 30 sene sonraki haline benzeyen birisini gordu. Cevval mi cevval bir adam. Kalbi atmaya basladi. Akademik konferanslarda yuzlerce profesorun onunde sunum yapmis bu adam heyecanlanmisti. Ama cesaretini topladi ve sordu: “Sen Hilmi misin?” “Hayir! Ne alaka dostum! Hilmi surada oturuyor! Hilmi bu adam seni soruyor.” Yanina dogru yaklastigi adam, ufak-tefek kalmisti onun yaninda. Oysa dag gibi duruyordu gencken! “Buyur kardes beni niye sordun?”

  • Necmi abiden eve gelen cocuklara hikaye: “Akıllı fareyle yaramaz fare”

Carsamba gunleri ogrenciler geliyordu eve etut icin. Cocuklardan en buyuk olani, bu hafta dersimiz yok, hadi oyun oynayalim. Evde TV ya da Playstation yoktu. Necmi abi cocuklara “oturun bakalim cocuklar, size akıllı fareyle yaramaz farenin hikayesini anlatacagim” dedi. Cocuklar bir anda heyecanlandi ve sessizce oturdular. O sirada ikramlar ve cay geldi. Diger ogretmen abilerde oturdu. Cunku Necmi abi bir hikayeyi oyle bir anlatirdiki, yuz defada dinlemis olsan yine de cok buyuk haz alirdin. Dinleyenin buyuk-kuc yasta olmasi da farketmezdi.

Basladi anlatmaya; yavas yavas, tane-tane: “Evet cocuklar. Evvel zaman icinde, kalbur saman icinde, develer tellal iken, pireler berber iken, kuslar astronot iken, iki fare bir ormanda yasarmis. Biri akıllı, digeri de yaramaz, tembel, hiyarin biriymis. Akıllı fare namazini kilar, dualarini eder, her gun bir cuz Kuran, bir saat de kitap okurmus. Önemli şahısların sohbetlerini hic kacirmazmis. Namazlardan sonra tesbihatini da yaparmis. Tembel fare bunlarin hicbirini yapmazmis.

Yazin agaclarin arasinda dolasiyormus ikiside. Boyle kenardan saldur suldur su sesi geliyormus. Etrafta muthis bir aroma varmis. Boyle kavunla karpuz kokusu olurya, ona birde seftali kokusu ekle, onun gibi ferahlatici bir koku. Etrafta her adim basi meyve, sebze, cekirdek, avokado, kavun, nar ne ararsan varmis. Yaramaz fare, adi ustunde yaramaz ya, saga sola bos bos kosuyor, gordugu caninin cektigi meyvelerden ucer beser alip, bir isirik atip firlatirmis yere. Israf ediyorsun diye soran olursada gormuyormusunuz bir suru var dermis. Hic bitmezki. Necmi abi, cocuklara goz kirpmis hikayenin devaminda neler olacagini anlasinlar diye. Cocuklar tebessum ettiler.

Tabi akıllı fare de cani isteyince meyvelerden yiyormus. Ama bir meyveyi yediği zaman tamamen yiyormus. Hatta kabuklari da israf olmasin diye mixere koyup smoothie yapiyormus kendisine. Bu sayede hem karni doyuyormus hemde arta kalanlari saklayabiliyormus. Biliyorki hep yaz olmayacak. Birgun kis gelecek ve her yeri kar kaplayacak. Bu meyvelerin hepsi gidecek.

Yaramaz fareye gelince, bizim akıllı fare ne kadar caliskansa o da o kadar tembelmis. Akıllı fare soyle kafasini kaldirinca birde ne gorsun: bizim yaramaz fare almis sortunu gunesleniyor. Akıllı bir fareye yakisir sekilde gitmis yanina ve uyarmis: Ya Hu fare kardes, kis gelecek yemeksiz kalirsin bu kafayla demis. Tembel fare: Bir git Allah askina, senden mi ogrenecegim ne yapacagimi demis. Benim rahatimi kiskanma. Kendi isine bak demis. Sonbahar gelmis, bizim tembel fare hala ayni. Dusen yapraklari tekmeliyor, kendine gore oyun oynuyormus.

Cocuklardan kucuk olani eklemis: Ama yapraklar onu kaplar. Necmi abi: Siz tabi gitseniz onu goremezsiniz. Ama yapraklara dogru bakarsaniz, onun boyle altindan gectigi yapraklari havaya kaldirdigini gorursunuz. Necmi abi sag elinindeki parmaklarini dalgalandirarak: iste yapraklarin boyle oldugunu gorurseniz, bilinki o tembel fare iste. Hani isi kameralari olurya, onunla baksaniz tembel farenin yapraklarin altinda boyle memati gibi yurudugunu gorursunuz. Kendini birsey sanir sekilde – cocuklar ve abiler orda bir kahkaha atmislar.

Bizim akıllı fare isleri hizlandirmis; malum sonbahardan sonra kis var. Bazi meyve-sebzeleri kurutmus, bazilarini derin dondurucuda dondurmus. Sonra ormandaki dallari toplayip ufak ufak kesmeye baslamis ve depoya yerlestirmis. Hatta bir ara o kadar cok kesmiski, altdaki odunlar nemlenmeye baslamis. Tabi akıllı adam uyanik olur. Hemen onlari alip uste yerlestirmis ve devamli oyle bir sirkulasyon yapmaya baslamis. Ayni cocuk bu sefer: Dallari nasil kesmis abi diye sorunca, Necmi abi: Kalin bir dalin ucuna, keskin bir tas baglamis tabiki.

Tabi kis gelmis. Hic bir sey kalmamis. Her yer kar. Yerler sert. Nehir bile donmus. Tembel fare hem acikmis, hemde sogukta kalmis. Tabi akıllı fare kendi yaptigi ozel barakada rahat rahat cayini demlemis. Kestigi odunlari yakmis ve karsisina oturmus. Boyle sallanan oturaklardan yapmis kendine. Acmis kitabini, derin mevzulara dalmis. Tefekkur yapiyormus. Tam akilli bir fareye yakisir cinsten, caylari ardi ardina iciyormus. Sizlerin yaptigi gibi. Tam o sirada kapisina biri vurmus. Kim O? demis akilli fare.

Kim cocuklar? Hepsi Tembel fare diye cevap vermis. Akıllı fare ‘buyur kardes’ demis. Tembel fare once birsey dememis, oyle durmus kapinin onunde. Akıllı fare bir isteginmi var deyince: Acim abi demis. Hic birsey bulamadim, uyuyacak yerim dahi yok. Iki gundur donuyorum, tam umidimi yitirecekken aklima sen geldin demis. Hemen son bir gucle sana dogru kostum. Baktimki kendine ev bile yapmissin. Akıllı fare: neyse anlatmana gerek yok, hadi buyur iceri. Eşim sana bir sicak corba koysun. Aksama da bizim misafir odasinda kalirsin demis. Tembel fare tovbe etmis ve Allah’a dua etmis: bundan sonra bende caliskan ve akilli olacagim demis. Akıllı birisi olacagim senin izninle demis.

O gunden sonra tembel fare oranin en zengin farelerinden olmus. Üniversite açtırıp, akıllı fareye ‘fahri doktora’ unvani verdirmis. Her carsamba akıllı fare gelip genç farelere sohbet veriyormus ve bunun vesilesiyle bir suru akıllı, başarılı, genç fareler yetismis. Ormana bir bereket gelmis. Baska ormanlarda da üniversiteler acilmaya baslamis. Hikaye de mutlu-mesut bitmis.”

Bu sirada cocuklarin aileleri gelmis. Kimse dakikalarin nasil gectigini anlamamis. Iste oyle tatli anlatirdi Necmi abi.

  • Yusuf’un Türk öğrenci evlerinden biriktirdiği anılar

Beni salondan gecerken gordu ve “Abi bende 3 sinav kagidi var, bunlari sana gondersem print edermisin?” dedi. Ben de “olur” dedim. Yarin email geldiginde subject’de ‘Dun bahsetmistim abi: 3-5 sayfalik print’ yaziyordu. Emailin icinde “Abi s.a. Su bes sayfayi print edermisin? Sagol!” yaziyordu. Attachmenlarda 6 sinav kagidi vardi.

Walkman’de dinlenen şarkılar?

? [sarki ekle] – zelihanin evlendigi gun

? [sarki ekle] – zelihayi hayatindan sildigi(ni dusundugu) gun

? [sarki ekle]  – Zelihayi yillar sonra tekrar gordugu gun

Uzun ince bir yoldayim – Yusuf Avrupa’ya dogru yola cikarken

Dumanli dumanli (Edip akbayram) – Yusuf Avrupa’ya dogru yolda iken

Gurbet (O Erdogan) – Yusuf Avrupa’da kendi kendine dusunurken

Diğer bölümler?

Elimde olan (bitmemiş) yazımın (yine bitmemiş) bölümlerini paylaştım burada. Maalesef doktora ve diger işlerim dolayısıyla çok zaman ayıramıyorum ‘Bir Yusuf ve Zeliha hikayesi’ adlı (isim değişebilir) kısa romanımı yazmaya. Zamanım el verirse belki tekrar yazmaya başlayabilirim. Ama eğer ilgilenen yazarlar olursa mutlaka ulaşsınlar bana. Birlikte çalışmayı isterim…

Simdiden teşekkürler ilgilendiğiniz için…

Hikaye synopsis – Kısa özet

Yusuf ve Zeliha çocukluktan beri birbirlerini tanımaktadırlar. Ikisi de çocukken kekeme olduklarından okulda yakınlaşma fırsatı bulmuşlardır; ve zamanla birbirlerine aşık olmuşlardır. Büyüyünce evleneceklerdir. Söz vermişlerdir. Fakat kader planlarına göre işlememektedir. Yusuf yurtdışına okumak için gidip, zamanında dön(e)meyince, köyde ailesiyle yaşayan Zeliha ailevi ve sosyal baskılara dayanamayıp başkasıyla evlenmiştir – birkaç yıl sonra da sorunlu bir tip olan kocası kendisini bırakıp gittiğinden boşanmıştır. Yurtdışında çektiği sıkıntılar, okuduğu kitaplar, ve yaptıgı gözlemlerinden dolayı bazı ‘kırmızı çizgiler’e sahip olan Yusuf, Zeliha’nın kendisinden habersiz evlendigini duyunca onu hayatından ‘silmiş’tir (ya da öyle sanıyordur), çünkü kendisine göre evleneceği kadının kendisi dışında hayatının hiçbir döneminde bir erkek olmamalıydı (bu dinen ‘meşru daire’de, örnegin kadın evlenip-boşanmış olsa bile geçerliydi)… Yusuf bu duruma kızıp, ingiltere’de kendisini seven bir Turk kadınla tabir-i caizse “jet hızı”yla evlenmiştir.

Fakat hayat ona bir ders verecektir. Yusuf’un eşi belli bir süre sonra, Yusuf’u sevse de, evlilik hayatını kaldıramadığı ve özendiği ‘şatafatlı’ hayatı bulamadığı için boşamıştır. Yusuf basina gelen ve kendisinin disinda gelisen olaylarla Zeliha’yla tekrar karsilasir ve evlenir.

Hikaye’den alinacak ders: En akıllı ve ahlaklı insanların bile bazen cahilce çizdikleri ‘kırmızı’ çizgileri olabiliyor. Allah’ın affetiğini ve/ya da mazur gördüğünü, kul da affedebilmeli ve insanlara 2.nci bir sans verilmeli. Cunku senin de birgun 2.nci bir sansa ihtiyacin olacak.

Hikaye en sondan (2030 yilindan) başlıyor… Yusuf ve Zeliha evlenmis ve iki çocuklari olmuştur; ayrıca Zeliha’nın da, Yusuf’un da eski eşlerinden birer çocuğu vardır fakat çocuklar bundan habersiz büyümüşlerdir. (total: 4 cocuk)

Bu arada bazı ‘sub-plot’lar da olacaktır: Yusuf’un yurtdısında diger Türk öğrencilerle beraber kalması ve oralarda tanıştığı (her türden: Felsefeci, Tarihçi, Sosyolog, kendisi Genetikci vs.) insanlar ve gördüğü (ciddi ve komik) hadiselerde/sohbetlerde onun bügünkü halini şekillendirmiştir. Sorgulayıcı bir yapısı olan Yusuf, Allah’ın varlıgı ile kafasında oluşan şüpheleri tanıştıgı insanlardan öğrendiği ve kendi okuduğu makalelerle bertaraf ediyor (mesuturkey.wordpress.com blogumda tartıştığım bazi meseleleri burada iki ya da birkac kişi arasında sohbet şekline getirmek istiyorum – blog’da yazdıgım uygun olan herşeyi copy-paste yapabilirim). Çok degerli bir büyüğü olan (dindar bir Felsefe Profesörü) Hakan Hocaya (ona samimiyetlerinden ‘Hakan abi’ diye hitap ediyorlar ama) gelen çok zor soruları o sohbet meclisinde tartıştırmak istiyorum.

Ayrıca Yusuf ve Zeliha’nın cocukken kekemeliği yenmek icin edindikleri Walkman da hikayenin başrol ‘oyuncu’larından biri olacaktır (uygun müzikleri seçmek bize ait) – Yusuf ve Zeliha o anki ruh haletlerine göre bir şarkı dinleyecekler bu Walkman’dan.

Hikayenin kronolojisi (kitabın en sonuna eklenebilir)

1980: Yusuf (Ibrahimoglu) ve Zeliha (Kalemcioglu) dogum (Kalemdar köyü/Erzurum)

1988: Yusuf ve Zeliha okulda tanisma, kekemeliklerine yardimci olsun diye Walkman alma

1998: Yusuf koyu terkedip Istanbul’a universiteye gitmistir (matematik), Zeliha liseden sonra okutulmamistir ve evlenmek icin Yusuf’un donmesini bekleyecektir

—Yusuf’un Zeliha’ya yazdigi mektuplar ulasmamistir—

2002: Yusuf burslu doktora (matematik) kazanip Ingiltere’ye gitmistir

—Yusuf Turk ogrencilerle beraber kaliyor ve kit-kanaat geciniyordur—

2005: Zeliha evlenme (Yusuf yetisemez) ve hemen Istanbul’a tasinma, Yusuf ingiltere’de evlenme (1 ay sonra) ve cocuk sahibi olmasi (bir sene sonra), Zeliha cocuk sahibi olmasi (iki sene sonra)

2006: Yusuf doktorayi bitirip, Ingiltere’de bir universitede matematik Hocasi olmustur.

2008: Zeliha bosanma (Suleyman 1 yasinda), Yusuf bosanma (Selahaddin ~2 yasinda)

2009: Yusuf Istanbul’da bir Universite’de Doç. olarak ise baslar ve Zeliha’yla tesadufen tanisir (1 ay sonra); evlenme (3 ay sonra)

2030: Pazar kahvaltisi hikayenin anlatilmasi – Ali & Fatma Kalender olarak

PS: Genetikci olduğum için maalesef değişik karakterler üretme konusunda çok kreatif değilim ve kafam ister istemez böyle çalışıyor. Karakterlerin birinin genetikçi olması da bundan dolayı 🙂

Read Full Post »

“Kim bir kul hakkı yemişse derhal o kardeşi ile helalleşsin. Çünkü (kıyamet günü) dirhem de geçmez dinar da. Böyle olunca o (hak yiyen) kişinin sevapları alınır o adama yüklenir. Eğer sevapları yoksa o hakkını yediği adamın günahları buna yüklenir.”

Hadis (Buhari, Rikak, 48)

 

Bu gunlerde herseyin (e.g. kitap, film, bilgisayar programi) korsani internete dustugu icin cok rahat bir sekilde ulasabiliyoruz ve dolayisiylada ucretini verip satin almak yerine korsan sitelerden indirmek nefse daha hos geliyor. Ancak bunlarin kul hakki oldugunu o an unutabiliyor, hic bilmiyor yada onemsemiyoruz. Oysaki bu konudaki fetvalar cok net; korsan kul hakkina girmektir ve haramdir – hakkina girilen kisinin musluman olup olmamasi da korsani helal saydirmaz.

Bu konuda yapilabilecek cok sey var:

1- Toplumu asagidaki konularda egitmek ve korkutmak (sadece kanunla degil, uhrevi olarakta).

i- Korsan nedir?

ii- Kul hakkinin onemi ve korsanla alakasi

iii- Kul hakkina girmenin uhrevi cezalari

2- Kul hakkini affetmenin onemi ve faziletini anlatmak.

3- Korsanla ilgili yeni ictihatlar.

Ornek:

i- Bir filmin TVye dusmesi onun sonradan bir site uzerinden izlenmesini helal yapar mi?

ii- *Eger bir programa ihtiyac varda, fiyati cok pahali ise bunun korsan olarak indirilmesinin gunahi nedir?

*Bedava alternatiflerinin gelistirilip indirilebilecegi siteler uzerine calismalar onemli olabilir bu konuda – yapanlara sevap kazandirir. Bu tarz STK ve gruplar devlet tarafindan tesvik edilmeli – eger yoklarsa kurulmali.

iii- Bir filmin vizyona cikisindan (yada kitabin basimindan) sonra belli bir sure gecmesi onu bedava izlemeyi (okumayi) helal yaparmi?

4- Kul hakkini odemeyi kolaylastirmak.

Son konu su acidan cok onemli. Maalesef korsanina ulastigimiz cogu sey (e.g. film, kitap) hayatta hic bir zaman tanismayacagimiz/ulasamayacagimiz insanlar tarafindan uretilmekte (mesela Hollywood filmleri, unlu yazarlar). Buda ozellikle bu tarz insanlara kul hakkini odemeyi cok zorlastiriyor. Bu nedenlede bu konuyla ilgili ozellikle internet uzerinden birseyler yapmak lazim.

Benim aklima gelen fikirde, bir website uzerinden isteyenler hizlica bir (online) form doldurup (sorular: kime, kimden, neden, ne kadar – istenirse gonderen ‘gizli’ olarakta kalabilsin), istedikleri miktarda parayi bu guvenilir siteye yukleyecekler. Bu site calisanlarida paranin gonderildigi kisiye ulasip onlara bu parayi ulastiracaklar. Siteyi kuranlarda reklamdan yada araci ucretiyle para kazanabilirler – bu sayede zarar edilmemis olunur. Gonderilen insana ulasilamiyorsa onun adina (yada hayrina) bir vakfa’da aktarilabilir.

Boyle bir siteyle ilgili en buyuk sorun tabiki guvenlik ve seffaflik olacaktir. Bu sorunda ancak bu is devlet eliyle (yada guvenilir bir cemaat araciligiyla) yapilirsa cozulur.

Bu tarz seylere muslumanlar olarak kesinlikle ihtiyacimiz var. Yoksa mahser gunu halimiz harap! Ozellikle Hollywood yonetmenleri/oyuncularina ve unlu (hem Turk, hem yabanci) kitap yazarlarina karsi…

Ayrica, belki bu tarz seyler gayrimuslimlere dinimizin guzelliklerini sadece lafla degil, temsille anlatma ve sergileme konusunda da yardimci olacaktir… Insaallah bu tarz seyleri once kendi aramizda, sonrada ingilizce ve diger diller araciligiyla butun dunya muslumanlarina yayabiliriz…

Dua ile…

Read Full Post »

Namaz ve Cocuk

“Kalpler, ancak Allah’ı (c.c.) anmakla huzur bulur” (Rad Suresi, 28)

Namaz’a sadece günde 5 defa “yapılması zorunlu bir ibadetmiş” gibi degil de, Allah’ın bize verdigi bir “randevu”ymuş gibi bakmalıyız diye düşünüyorum. Her namaza durdugumuzda “şükürler olsun. O kadar günah/hatama rağmen, Allah beni bu sefer de huzuruna kabul etti!” diye şükretmemiz gerekir diye düşünmekteyim. Namaza (ve diger ibadetlere) böyle bakıldıgı zaman insanın içi gerçekten de huzurla dolu oluyor. Içi huzur ve (tüm yaratılışa karşı) sevgiyle dolmayanın namazında bir sorun var demektir.

 

“Allah’ın (c.c) nimetlerini saymaya kalkışsanız, mümkün değil bitiremezsiniz” (Ibrahim Suresi, 34)

Insana verilen en büyük nimet, birçok alimin de söylediği gibi, bence de imandır; sonra (bence) akıl, saglık/gençlik, sevdigimiz insanlar, iffet/namus/haysiyet, hürriyet, yüz güzelliği/boy/pos/karizma/konuşma kabiliyeti, güvenlik/adalet/devlet gelir; ve hepsinden sonra da ‘diğer’ zenginlikler gelir (ev, araba, şan/şöhret, para gibi). Akıllı ve deger bilen bir insan, saydıgım ‘diğer’ zenginliklerden oncekilerin birini bile bütün dünyayı verseler degişmez. O zaman bunun bilincinde yaşamalı insan…

Read Full Post »

“Ben yerlere ve göklere sığmadım, ancak mü’min kulumun kalbine sığdım.” – Hadis-i kutsi olduğu rivayet edilir

Ey Rabbim!

Ben ancak kalplere sığarım diyorsun, amenna!

Peki benimki de var mı bunların arasında?

Cünkü dolmuş kir ve pasla;

Benim kalbime de sığar mısın acaba?

Ey nankör nefis!

Neyim var ki Rab’dan gayri soruyorum;

Soruyorum, çünkü dolmuş kalbim:

Mal ve şan-şöhret sevgisiyle;

Kalmamış gibi başka yer;

Solmuş vefa çiçeklerim!

Read Full Post »

İnsan ölünce, (arkasında bıraktığı) üç şey hariç ameli kesilir. Bunlar: (i) Sadaka-i cariye, (ii) faydalı ilim ve/ya eser, (iii) dua ve istiğfar eden salih evlat.” – Hadis (Müslim)

Fâniyim, fâni olanı istemem. Âcizim, âciz olanı istemem. Ruhumu Rahman’a teslim eyledim, gayri istemem. İsterim, fakat bir yâr-ı bâki isterim. Zerreyim, fakat bir şems-i sermed isterim. Hiç ender hiçim, fakat bu mevcudatı umumen isterim.” Bediuzzaman Said Nursî (Sözler)


Hayat gayemi soranlara derim ki:

Benim hayatta birkaç gayem var; bunlar da (yapabildigim kadarıyla) Allah’a iyi bir kul, Efendimiz(s.a.v)’e iyi bir ümmet, anne/babama iyi bir evlat, kardeşlerime iyi bir abi, eşime (olursa!) iyi bir eş/koca, ögrencilerime (olursa!) iyi bir hoca/ögretmen/rol model, çocuklarıma (olursa!) iyi bir baba, arkadaşlarıma iyi bir dost olmaktır; ve vatan(lar)ımın da iyi bir ferdi olmaktır

Bunların dışındaki hiçbir şeye de (e.g. mal, mülk, makam, gelecek korkusu) kafamı yormam çünkü Ibrahim Hakkı hazretleri gibi “Mevlam gorelim neyler, neylerse güzel eyler” derim. Bugüne kadar nasıl korudu ve kolladıysa, bundan sonra da öyle korur ve kollar.

Taşıyamayacagımız hiç bir yükü *yüklemez O(c.c.)!

Dua ile…


* Bakınız: Bakara, 286

PS: Hayat kısa; gereksiz/faydasız oyunlara, eğlencelere harcanmayacak kadar kısa! Yapacak iş ve öğrenecek ilim de çok! Bu yüzden bilim-ilim-irfan ehlinin yanına tabir-i caizse “kapak atmaya” calışacagım. Onlar bize bu kısa ömrü nasıl bereketlendirebileceğimizin yollarını göstereceklerdir.

Read Full Post »

« Newer Posts - Older Posts »